Hakan Erken

hayat memat meseleleri

artık içerdesin..

Hako Şubat - 3 - 2010YORUMLA

Oz 1997-2003 yılları arasında HBO’da yayınlanmış bir dizi.. birçok özelliğiyle sıra dışı.. aslında tam anlamıyla iflah olmaz suçluların barındırıldığı 4. derece bir hapishanenin içinde neler olup bittiğini tüm çıplaklığıyla -ki zaman zaman rahatsız edici bile olabilecek bir çıplaklıktan bahsediyorum- anlatan bir dizi gibi görünse de, yerleşik sisteme, insan zaaflarına ve doğru-yanlışlarına derin bir bakış da sunmakta..

Emerald city mahkumlar arasındaki adıyla em city oswald eyalet hapishanesi içersinde ayrı bir birim.. mahkumlara daha fazla özgürlük vererek, rehabilitasyon anlamında daha iyi sonuçlar elde edilebileceğini düşünen Tim mcManus adındaki şahsiyetin başında olduğu bir blok.. özellikle seçilmiş en azılı suçluların varlığı, programın başarısının değeri konusunda mcManus için bir meydan okuma teşkil ederken, aynı zamanda da gerçek bir sorun da teşkil etmekte.. mcManus’un defalarca şişlenerek ve dayak yiyerek ölümün eşiğinden döndüğünü düşünürsek..

Farklı gruplar arasındaki daha global çatışmalar bir hapishane bloğu içine sıkıştırılmış gibi görünse de şiddetinden bir şey yitirmiş değil.. vernon shillinger yönetimindeki aryan kardeşliği, liderliği nino schibetta ile başlayan, daha sonra adebisi tarafından tecavüze uğrayan oğlu Peter schibetta ‘nın devraldığı ve nino’nun ikinci adamı chucky pancamo ile devam eden İtalyan mafyası, Latinler, gayler, yanı sıra ete süte karışmayan ihtiyarlar ve özürlüler –ki özürlü grubunda yer alan, belden aşağısı tutmayan polis katili Agustus hill ve bölüm aralarındaki çırılçıplak yorumları özellikle dikkate değer- inançlı Müslümanlar ve Katolikler arasındaki güç (ve müslümanların karışmadığı uyuşturucu ticareti ) mücadelesi, her şeyin mübah olduğu bir tarih öncesi savaş sanki.. karmaşa içersinde özellikle dikkat çeken iki öykü işlediği tek suçtan içeri giren vernon schillinger tarafından tecavüze uğrayan, hayatı altüst olan ve chris keller‘le yaşadığı eşcinsel ilişki dikkat çeken avukat tobias beecher ve iyileşmekle daha fazla batmak arasında gidip gelen latino miguel alvarez.. tabii “Müslüman lider kareem said, İrlandalı düzenbaz ryan o’reilly, ihtiyar bob rebadov izlenmez mi” diye sorarsak cevap “aman kaçmasın olur o da başka.. rahibe Peter marie rolünde ise bir zamanların efsane güzeli ve sesi rita moreno var.. bir çoğunuzun dexter’dan teğmen maria leguerta olarak tanıyacağı lauren vélez, yine dexter’da angel batista karakteriyle hatırlayacağınız david zayas, mcManus’u canlandıran Terry Kinney (bir bölümü de yönetmiş), Agustus hill rolünde lost’taki Michael olarak tanıdığınız harold perrineau, simon adebisi karakterinde yine lost’taki mister eko rolüyle izlediğimiz Adewale Akinnuoye-Agbaje ve daha birçok tanıdık oyuncu oz’da boy göstermekte..

Dizinin yaratıcısı geçen sezon dikkatimi çekmiş olan ve hiç fena bulmadığım the philanthropist’in de babası olan tom fontana.. adam bernstein liderliğinde bir yönetim ekibi değişen bölümlerde kameranın arkasında yer almış.. bir dönem dizi-max’de birkaç bölümünü izlemiş ve takip edilmesi gerektiğine karar vermiştim ama hakkıyla bizim kanallarda izlemek biraz zor olsa gerek.. nedeni bir alt paragrafta..

dikkat çekebilmek için adam öldürmeler, sado-mazo eşcinsel ilişkiler, ortadan hiç kalkmayan penis görüntüleri, oral seksten gelenleri tüküren ve dudaklarını silen bir erkek görmek ve aşırı argo sizi rahatsız edecekse hiç bulaşmayın.. bir de aileyle izlenmez, aklınızda olsun..

köşe başı..

Hako Ocak - 9 - 2010YORUMLA

fight club ve matrix‘i ilk izlediğimde hissettiğim şeylerden biraz daha farklı avatar çıkışı farkına vardıklarım.. çıkışında diyorum çünkü izlerken başka bir şeyi farketmeniz olası değil.. gerek hikayesi, gerekse görselliğiyle (ki uzun uzun anlatmaya gerek yok, izlemeden görkemini anlamak olanaksız) çok fazla şey ifade eden bir film avatar..

fight club’ın en derinimize yaptığı göndermeleri, yerinde tespitleri ve olanca patavatsızlığıyla yarattığı sarsılmayı, matrix’te “lan, ya gerçekse” düşüncesinin bile neredeyse herkesi “nasıl olsa matrix’teyiz, her şey yalan”moduna sokup hayattan vazgeçiren etkisiyle eş tutmuş, “vay anasını, artık sinemada yapılabilecek ne kaldı ki” demiştik.. ki biz star trek‘lerin, star wars‘ların, terminator‘lerin çocuklarıydık..

fakat bir şeyi göz ardı etmişiz: james cameron denen adam, avatar için gerekli teknik donanım ve birikim oluşana kadar can sıkıntısından çekmiş terminator filmini.. bu sezona kadar bilemedik nedendir.. şimdiyse yanıt açık..

gerçekten film hakkında uzun uzun yazasım yok.. gerekli görmüyorum çünkü.. mutlaka derine inip göndermeler, dokundurmalar peşinde gezinecek “amaaan hollywood sineması mı üffff” diyecek entellektüel sinemacıları umutlandırabilirim.. çünkü filmde amerikan yıkıcılığına ve çevre ile ilgili konulara bol bol gönderme var.. ki “bir amerikalıdan amerikan düşmanlığı dinlemek mi, o da sahte gelir bize” diyenlere bir çift lafım var: o zaman zülfü livaneli’den de bu ülkenin derdini dinlemeyin.. yanı sıra “ben hakkını vermiş olsun, severim güzel filmi” diyenler zaten ziyadesi ile mutlu çıkacaklar avatar’dan.. artık bir de sam worthington var.. ki ben bunu terminator-salvation’dan sonra zaten söylemiştim..

tek handikap var: avatar’dan sonra artık film beğenmek kolay olmayacak..

çok sordum kendime neden yazmadığımı.. saymadım ama bu sefer kaç ay olmuş en son yazdığımdan bu yana.. itiraf etmek belki rahatlatır beni, merak edenlerin de içini kemiren bir şeyler var ise (ki yoktur kimse sanmam), onların da içini bir nebze ferahlatır..

okudum yazdıklarımın bir çoğunu.. “şakacı adam” profili var genelde.. vazgeçilmez dostum Cem Şenses ile rastlantı icabı tespitinde bulunduğumuz bir unsur var aklımda şimdi: “şakacı adamın ciddiye alınması zor”.. ne kadar gerçekmiş.. halbuki şakacı adamlar bir çok şeyin derdini en çok hisseden adamlar ki şakaya vurmuşlar yazık” şeklinde de düşünülebilmeliydi bu durum.. ki benim durumumda bu geçerli.. ciddi olamıyorum, ciddi yazamıyorum çünkü gerçekliğin ucu zaten yeterince derindedir aslında emin olunuz.. yeterince canın yandığında yakınmanın bir faydası yoktur.. kanser hastalarında olur ölümün aşamaları hikayesi.. en son aşaması kabulleniş.. artık şakaya vurmaya başlarlar ölümlerini..

bir nevi her kötüye gidişin içimde başlattığı kanserlerin son aşamasına gelmişim demek ki iç dünyamda.. ki dilime vurmuş artık bu vurdumduymazlık, bu aldırmazlık, hayata-gezegene-insana-hayvana saygısızlık..

belki yapabileceğim son şey birilerini ölmeden önce gülümsetmek.. başka çare yoksa???

zamansızlık değil aslında.. fazlası belki de yanı sıra.. kızan falan olur belki “nerede bu adam” diye.. bir de babam denk gelmiş gezinirken google falan oğlunun adıyla.. “fena değil, biraz agresif bazen ama” dedi diye havaya girdim.. hadi yine yazayım da agresif falan, bir okuyan olur elbet..

sanatsız kalan bir millet..

Hako Aralık - 29 - 2008YORUMLA

ne kadarını kendisi söyledi, ne kadarı ise danışmaları tarafından yaratıldı ya da kaybından sonra dile getirildi bilmiyorum ama altında M.Kemal Atatürk imzası olan tespitlerin hepsi atasözü sıfatını fazlasıyla hak etmekte.. bir ölüyken dirilen memleketimizin yeniden soluk alabilmesi için Atatürk ne yaptıysa ve söylediyse o kadar doğru ki, yeniden gömmek için bu ülkenin topraklarını aynı karanlığa, o yapılanların ve söylenen sözlerin tersini yapmak yeterli oluyor.. sistemli olarak sanatsız ve güzel olana duyarsız hale getirilen insanımız bu kadar aptal ve kolay güdümlenir hale gelmesi de bunun en güzel ispatı..

bu topraklar üzerinde yaşadığım 37 yıllık hayatımın hiç bir döneminde son 5 yılda olduğu kadar duyarsız, bencil, tavırsız, şekliyle zıt, söylemleriyle zıt, misyonuyla zıt insanlar yığınını bir arada görmedim.. müzisyen olarak -fiziksel konum anlamında.. bkz. sahne birkaç santim yukarda olur- biraz daha yüksekten baktığımız insanımızın zaman içersinde değişen beklentilerini daha bariz gözleme şansımız olmakta.. müzisyen derken gerçekten tarzı ve tavrı olan, birikimli müzisyenlerden bahsediyorum.. eline gitar alıp, yaptığı işten habersiz, beyoğlu barlarında-kafelerinde şuursuzca bağıran, akortsuz patavatsızlar güruhu üzerlerine alınmasınlar.. çünkü kendileri müzisyen sıfatına yapılmış en büyük hakareti teşkil etmekteler ve bu sanata, ayrıca da bu sanatı icra eden asil meslektaşlarıma sürülen en büyük lekenin rengini taşımaktalar.. tenzi ediyorum onları..

bir şahsın artistik beklentileri ve beğenileri olabilmesi için belirli bir birikime ulaşmış olması şart.. bu mutlaka çok gezerek ya da çok mürekkep yalıyarak olmuyor.. yürek gözü görmeyi bilen herkes biraz olsun iyiyi güzeli ayırmayı bilecektir.. ama bunun için de başlangıç olarak kendini sevmeyi, şahsına ve çevresine saygı duymayı öğrenmelidir.. oysa ki son dönem izleyicisine baktığım zaman ben gördüğüm tek şey şu: çöplük.. ve ilginçtir ki en büyük saygısızlığı müzisyen, yine sanatla uğraşanlardan görmektedir.. yani beklenen en kötü şey olmuştur: bir ülkede sanatçı sıfatı alan insanlar, eğitmeleri gereken şuursuz, saygısız, terbiyesiz, bencil, dünyaya bakış açısından fakir, daha aklıma gelmeyen bir sürü fena edinimi belirten sıfatla donanmış bir kitle haline dönüşmüştür..

sahnede müzik yapılırken çıtını bile çıkarmayan, teşekkür eden müzisyene asıl biz teşekkür ederiz diyebilen bir can gürzap tanıyorken ben, sohbetleri ! yüzünden kendi söylediğimi bile -hoparlörün dibinde olmama rağmen- duyamadığım genç bir oyuncu güruhunun da farkında oluyorum ki bu ne büyük ayıptır.. işte eski ve yeni farkı ülkemizde.. ayrıca bunun tek bir gözleme dayanmadan söylenebiliyor olması da olayı daha büyük bir felaket haline getiriyor..

yapılan güzelliğe bu saygısızlığı yaratan kesin nedeni bilmemekle birlikte, seneler içersinde sanatçısının !, devletinin, eğitimcisinin, anne-babasının ve boşvermişliğin elele verdiği bu üstün çalışmayla kof bırakılmış çocuklar artık tüketici konumundalar ve her şeyin değerini belirlemekteler.. artık bu nedenle de geri dönüş çok zor.. kısa bir süre sonra kendi sanatı ve kültürü olmayan, yürekleri daha ışıltılı kültürlere aç ve açık olan bu insanların, tuzağa düşmesi o kadar kolay olacak ki, göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi el kapılarında ekmek dilenirken bulacağımız aşikar.. abartıyorum sanmayın, olanı ve olacak olanı söylüyorum..

sahip çıkacak hiç bir şeyimiz kalmıyor gün be gün.. aklımızı başımıza toplamanın zamanının geçmiş olmasından korkuyorum..

x-files ile hayatımıza giren bulmacalar biraz gerçeküstü olsalar da oldukça uzun süre bizi oyaladılar.. daha sonrasında lost hadisesi geçirdik kronik; biraz gerçek, biraz mistik.. tıbbi gizemlerin içersine gark olduğumuz, karakterlerin gücüyle sarsıldığımız, müptelası olduğumuz house m.d. hayatımıza daha elle tutulur yap-bozlar tutuşturdu.. yetmedi lost’la yetinmeyen j.j.abrahams hayatımıza bir de fringe’i sokuverdi.. şimdilerdeyse büyük yapımcı jerry bruckheimer imzalı eleventh hour dikkat çeken, sürükleyen, beklenen dizi olma görevini devralmış durumda..

yapımcıdan başladı eleventh hour’a merakım.. hiç saymayayım bruckheimer’ın filmografisini bitmez.. sinemadan pirates of the caribbean, deja-vu, televizyondan CSI miami dersem yeter sanırım şimdilik.. son günlerde de jake gyllnhaal’lı, alfred molina’lı, ben kingsley’li mike newell filmi, prince of persia-the sands of time‘ın post prodüksiyonuyla meşgul kendisi..yapımcının ardından başrol oyuncusuna sempatim çekti beni diziye; rufuss sewell.. FBI baş bilimsel danışmanı doktor jacob hood rolünde başarılı aktörü kara film tutkunları, alex proyas başyapıtı dark city’den hatırlayacaklardır.. daha göründüğü ilk sahnede ekranı ışıkla dolduran marley shelton dizinin ikinci kozu.. shelton, doktorun başını dertten kurtaran, bir nevi kişisel koruması ve yardımcısı olan FBI ajanını başarıyla canlandırıyor..

ilk bakışta kadın ajan-sivil bilim adamı ikilisi direkt fringe çağırıştırıyor gibi olsa da, laf aramızda ben eleventh hour’u daha çok sevdim gibi.. fringe’in başrolündeki hanım ajanı canlandıran aktris anna trov, biraz kasılıyor gibi geliyor bana hep.. joshua jackson (the skulls-lucas mcnamara) ve john noble (the lord of the rings trilogy-denethor)’ın rahatlığıyla karşılaştırınca özellikle.. eleventh hour’da ise oldukça rahat bir oyunculuk, iyi seçilmiş yan kadro, daha sinemavari çekimler var gibi.. rufus sewell izlemek çok keyifli bir kere.. devamlı düşünen, donuk bakışlı, derin bilim adamı rolünde çok sempatik.. seviyorsunuz daha ilk bölümde doktor jacob hood’u.. insancıl bir kere.. tam bilim adamı; bilemediğini bilmediğini o kadar rahat söylüyor ki.. carl saga’ın bilim adamı tarifinin ta kendisi sanki..

daha sofistike, daha ayrıcalıklı geldi bana eleventh hour.. hem house m.d., hem fringe.. house m.d.’deki karakter çeşitliliği yok, orası kesin.. ama doktor hood ve ajan young sevdirdiler kendilerini..

bu arada 2006′da ingiltere’de gösterilen ilk versiyonu da merak etmiyor değilim.. bu versiyonda doktor hood jacob değil ian adıyla yer almış hikayede ve patrick stewart canlandırmış.. ajan rachel young’ı canlandıran oyuncu ise ashley jensen..

ilk sezon, 4 bölüm.. çok zaman geçirmeden başlayınız derim..

birisi daha işin acemisi, diğeri pişmişi, birisi iskoç, diğeri irlandalı iki tetikçi, biraz sorunlu bir işin ardından ortalık yatışıncaya dek belçika’nın şirin ve sessiz kasabası bruges’e gönderilirler.. masraflar şirketten bu tatilin ise daha farklı bir amacı vardır.. söz konusu sorunlu iş sırasında kaza ile bir çocuğu öldüren ray’in (colin farrell) infazı, kendisini işe tavsiye eden ve ortağı olan ken’in (brendan gleeson) üstüne kalacaktır.. yaşadığı kazara olmuş-ikili cinayetten sarsılmış ray ise olası bir intiharın eşiğindedir zaten.. bunu gören ken kendi insiyatifi ile infazı durdurur.. fakat bu karar onu işin başındaki asıl adam harry waters ile karşı karşıya getirecektir.. verilen sözü namus sayanlardan ve “eğer ben bir çocuk vursam hemen oracıkta kendi ağzıma silahı dayar, tetiği çekerdim”cilerden olan harry, bunu ken’in yanına bırakmayacak, bruges’e işi kendisi bitirmeye gelecektir..

martin mcdonagh filmi yazıp yönetmiş.. ilk filmi kısa bir film yönetmenin.. ama naçizane ben daha ilk uzun metrajlısında çıkardığı işi çok beğendim.. her şeyden önce iki ağır oyuncuyu taşımak zor olsa gerek.. ne de olsa büyük prodüksiyonların, adı artık sinema tarihine yazılmış oyuncuları gleeson ve farrell.. gleeson, brave heart, troy, gangs of new york, 28 days later gibi önemli filmleri izlenilir kılan oyunculardan biriyken, farrell ise “tek başına film nasıl götürülür”ün örneğini phonebooth ile vermiş bir zat’ı şahanedir.. alexander‘a ise hiç girmeyelim.. bu arada o film de eleştirmen eşekliğine kurban verilmiş bir modern zaman klasiğidir kanımca.. belirtmeden geçemeyeceğim..

yönetmen mcdonagh karakter tahlili dersi veriyor bir nevi filminde.. gleeson’ın oyunuyla ken, gay, aslında içinde estetik düşkünü,entellektüel, ince ruhlu tetikçi tipinin metod kitabı.. farrell ise, daha ilk işinde eline çocuk kanı bulaştıran sakar, çocuksu, büyük işlerin içindeki küçük adam rolünde çok çok başarılı.. aslına bakarsanız bu tipleme ona cassandra’s dream‘den sonra biraz da yapıştı gibi..

karakterlerin kendi içlerinde ve aralarındaki didiklemelerin peşinden, özleyenlere sıkı bir takip ve aksiyon olanağı da sağlayan film (her ne kadar mission impossible ya da die hard tarzı olmayan bir aksiyon da olsa anlayana süper), nedenleri ve sonuçları iyi bağlayan ve “nasıl yani” sorusunu sordurmayan senaryosu ve gidişatı ile de izlenmeye fevkalade değer bir seyirlik olmuş.. özellikle çocuk vurma konusu ile bağlanan final büyük sürpriz..
kaçırmak olasılığını düşünenlere duyurulur.. yılın en iyi filmlerinden biri..

ralph fiennes‘i mi unuttum kim demiş.. asıl burada okumayınca ralph fiennes duymamış olanlara yazık.. sinemaya english patient ile yeniden başlasınlar, haklarında hayırlı olur.. ah minghella ah..

aklım almıyor.. çünkü sansür, hakkı olmayanların erişimini engellerken, hakkı olanlarınkini de engelliyor.. “bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir” ne demek ki.. türkçe bile yazılsa anlam veremiyorum ben.. biri bana mantıklı bir şekilde anlatabilir mi.. tamam katılıyorum çocuk pornosu ve benzeri sapkınlıklar evlerden uzak.. ama yaşını başını almış yetişkinlerin, aynı derecede yetişkinlerle eğlenebilme tercihleriyle oynama hakkını kim kime vermiş, neden bizim haberimiz yok..

şu youtube meselesi.. isteyen istediğini koymakta tabii ki serbest.. ayrıca gerçekten orada olmaması gerekenleri site kendi içinde zaten filtrelemekte.. ayrıca kimin youtube’daki bir karalama çabasıyla rengi az da olsa griye döner ki Ata’nın.. böyle bir şey olası mı.. O’na leke sürmek kimin haddi ki buna gülünüp geçilmesin..

koyarlar akıllarına geleni.. bakmazsınız olur biter.. ilgi göstermezsiniz.. sansürleyip rezil olmazsınız.. “işte bak biz demiştik barbar türkler” derler, eğer bu sansür salaklığından kurtulamazsak.. dokunuldukça büyür böyle şeyler.. elinizi sürmezseniz yitip giderler.. biz şu an elimize aldık evirip çeviriyoruz.. atmazsak bir an önce bir yerimize kaçacak.. hadi hayırlısı..

ha bir de şu otel motel falan gibi yerlerdeki sınırlamalara da son derece karşıyım.. koy personeline yasak, uymayanı kov, kim karışır.. ama elinde laptopı tatile çıkmış adama yasak mı.. lan harbiden çok komik.. bir de gerçekten sanıyorlar mı ki youtube’a kimse giremiyor.. hahahaha aaaaaaaaaaaaahahaha vallahi aaaaaahahahahaha..

öküzlük almış yürümüş..

Hako Ağustos - 16 - 2008YORUMLA

fakat asıl o zavallıcıklar için üzülmekteyim ben.. doğaları gereği, insan olmanın getirdiği her şeyden dolayısıyla uzak olan bu hayvancıkların adlarının sıfat olarak kullanılması hep garip gelmiştir bana, ama dile yerleşmişlikleri nedeniyle de zaman zaman sıfat, zaman zaman da hakaret olarak cümle içersinde yer almaları kaçınılmaz olmuş..

yerli tasarımcı (!) ürünü ve en ince dikişine kadar fason kokan chikago bulls ( evet chikago, chicago değil ) tişörtleriyle caddelerimizde gezenlerden mi başlasam ilk önce.. e adam zaten fotoğrafını koymuş tişörtüne alameti farika olarak.. iki koca boynuz kırmızı kırmızı sırıtmakta oradan.. pek bir şey beklenemeyecek bir şahıs kendisi.. yanı sıra hayvanın değil insanın cahilinden gelir zarar.. hayvanın cahili de var mı tartışılır, ama insanın kesin var..

en çok takıldığım konuysa şu son zamanlarda erkeklerimizde sıkça görülmeye başlanan kafa tokuşturma olayı.. “koçuz biz bee” demekse eğer bu, olmasa da olur.. “koçluk boynuzda olsaydı pezevenklerle yarışamazdık erkeklik konusunda” diye düşündüm birden.. yine de boynuzlu bütün hayvancıkları düşünmeye çalıştım, hiç bir boynuz bana gönül rahatlatıcı gelmedi.. öküz; ı-ıh.. koç; baştan elemiştik.. geyik; muhabbeti kötü.. aslan; yok, onun yelesi var boynuzu yok.. geçmişten gelen imgelerden kurt; onda da boynuz yok ki hani ideolojiye bağlayalım işi..

selamlaşırken birbirinizi boynuzlamaktan vazgeçin beyler.. zira dilimizdeki anlamları boynuz kelimesinin hiç hoş değil, mazallah.. madem bir hayvan seçeceğiz kendimize, hadi milli sembolümüzü seçelim; kurt.. şimdi herkes sokağa çıkıp karşılaştığı arkadaşlarını ısırmaya başlasın..

tüfek, mikrop, çelik..

Hako Ağustos - 13 - 2008YORUMLA

okuyanlar bilirler; sayın jared diamond‘un aynı adla national geographic’de de yayınlanan belgeseline kaynak olan kitabını.. yeryüzünün farklı coğrafyalarında farklı kültürlerin neden daha üstün ya da geri kalmış olduklarını tarihsel döngü içinde anla-t-maya çalışan güzel bir incelemeydi.. okumayanlar da geride kalmasınlar..

sahne güzel bir yer.. biraz yukarıda olmasının da avantajı sanırım.. görmek ve değerlendirmek adına hoş bir avantaj bu.. bir kez daha farklı kültürler arasındaki müziğe bakış ve saygı duyuş farkına dikkatim çekilince istemsiz bir şekilde, siz de gelin istedim.. bu arada bu farklılığın sayın diamond’un kitabındaki bilim ve teknoloji farklılıkları ile ne kadar bağdaştığı sorusu gelsede aklınıza ilişki büyük.. büyük oranda aynı nedenler aslında.. tabii kültür politikalarıyla eksiye doğru manipüle edilen insanımızın da suçu nereye kadardır o da tartışılır.. aslında “birazcık da olsa bir şeylerin farkında olan, soran sorgulayan insanlarla aynı ülkede yaşıyorlar, peki nerden geliyor bu kadar umarsızlık” diye düşünüp kızmıyor da değilim..yani bahsi geçen kitaptaki gibi, farklı coğrafya, kültürel miras falan demeyin bana konu kültür olunca.. “neden kızılderililer avrupayı fethetmedi” sorusuna verilecek yanıtlarla aynı aslında yanıtlar.. çok önemli yer, zaman, nerde büyüdüğün şarkılar, şiirler, filmler söz konusu olunca.. ama biraz sonra değineceğim üzere kendi içersinde de akla zarar bir insanımız olunca işler karışıyor biraz..
şimdi iki tür dinleyici var elimde.. birisi daha önce canlı müzik dinleme adabı içeriğiyle yazdığım bir yazımda yer alan ve hala da -ne yazık ki- varolmaya devam eden dinleyici -ki üzülerek söylüyorum bunlar kendi vatandaşlarımız-, diğeri de ilgiyle dinleyen, istek yaparken arayı kollayan, ya da bizzat gelip “repertuarınızdan bir şarkı seçebilir miyim” diye soran -dikkat; kendisi kafasına göre istemiyor-, eşiyle birlikte “çalınan şarkı kimin şarkısıydı”, “coverını kim, orjinalini kim söylüyordu” gibisinden iddialara giren dinleyici.. yine üzülerek belirteyim bu da yabancı misafirlerimiz..

tabii ki yılların verdiği birikim, o kültürün içinde yetişmişlik falan filan gibi faktörler var işin içinde, bırakalım şu gavur işi müzikleri, tabii ki bilecek adam kendi müziğini değil mi.. tamam, “aslımıza dönelim, türkçe şarkılar çal o zaman” diyen şuursuz vatansever kitleye biraz lafım olsun bahanesiyle.. birincisi çok denedim türkçe çalmayı.. iyi müzik türkçe de olsa iyi tepki alamıyor burası kesin.. ya da yunanca çalsanız daha talep görüyor.. hani sözleri anlamıyordunuz ingilizce olunca.. ülkemde yunanca artık okullarda mı okutuluyor da herkes biliyor, benim neden haberim yok.. bu arada geçen akşam ilginç bir istekle karşılaştım laf aramızda.. bir vatandaşım sordu eğilip: “istek yapabiliyor muyuz?”.. süper ne güzel bak soruyor.. en azından bilmiyorsam bile “ne yapalım kader” diyebilecek, “nasıl çalmazsın lan” diyebilemeyecek birisi gibi görüntüsü.. ama gaf daha büyük; “hareketli bir şeyler”.. “şarkı adı” diyorum, “ben şarkı adı bilmem” diyor.. peki o zaman neden müzik dinlemek istiyorsun..

“müzik dinleyebilmek için adını bilmek mi gerekir” diyenlere hemen bir kaç lafım olur, hiç sorun değil.. evet bilmek zorundasınız.. kendinizi ifade ettiğiniz her şeyin adını, nerden geldiğini, nasıl olduğunu, kimlerin emeği olduğunu bilmelisiniz ki sizin için daha anlamlı olsunlar.. daha size ait olabilsinler.. arkadaşlarınızın adı nasıl sizin için çok önemliyse, sevdiğiniz bir şarkının adı da aynı derecede önemlidir.. çünkü sizi anlatır, dilinizi konuşur.. biriktirmek insanın kısacık yaşamında yapabileceği en güzel şeydir.. şarkı, şiir, renk, emek, sevgi ve onu anlatan her şeyden biriktirmek bizi insan yapan, yarınlarda da adınızın anılmasını sağlayacak yegane şeydir.. biriktirdiğiniz kadarını verebilirsiniz çünkü.. şarkıların adını bilmezseniz, çocuklarınıza anlatacak hikayeniz olmaz.. “annenle ilk dansımızı hareketli bir şeyde ettik”.. “seni yaparken yatak odamızda slow bir şeyler çalıyordu”.. peki çocuğunuzun adı ne “yaramaz bir şey” mi.. sadece sıfatlarla mı yaşıyorsunuz.. sizin adınız ne..
adı olmayan şeyler varsa hayatınızda, adınız çabuk unutulur.. komik gelebilir size bu ama evet, şarkılarla başlıyor her şey.. eğer adını bilmediğiniz hareketli şarkılardan medet umacaksanız işimiz var sizinle dinleyici.. benimle savaşamayacak kadar bilgisiz oldukça siz ilginçtir ben kaybediyorum.. yıkılıyor, paramparça oluyorum.. her adı bilinmeyen şarkıyla canım yanıyor..

adı olmayan şeyler varsa hayatınızda hala ve olacaksa, ben sizinle boşa konuşuyorum..

VIDEO

ETİKET

avatar

WP Cumulus Flash tag cloud by Roy Tanck and Luke Morton requires Flash Player 9 or better.

Hakkımda

1971′den beri yoldayım.. ciddi kaza geçirmedim, ufak tefek sıyrıklarla geldik buraya kadar.. “gönül insanıyımdır” iddiam yok, olana da pek inanmam.. sahteliklerin etiketlerle gizlenmesine karşıyım. “insan olmanın salaklıklarını büyük bir zevkle yerine getirir, kendime dert de etmem” diyen herkesle işim olur.. tersiyle görüşmeyelim..

Twitter

    Fotoğraflar

    P11005242010 August 48255IMG_5010