Hakan Erken

hayat memat meseleleri

Evet?

kainatta bir nokta olduğuma inanıyorum evet.. cümle sonunda mı, herhangi bir noktalı virgülde mi yoksa üç nokta dahilinde mi yer aldığımı henüz keşfedemedim..

tek heceden oluşan isimleriyle uzakdoğulu yönetmenlerin hollywood istilası devam etmekte.. kar wai wong’da bunlardan birisi; çinli kendisi.. pek korkulası bir film değil açıkcası my blueberry nights.. ama oldukça hoş, içinizi yumuşatan bir hikayesi var.. yol hikayeleri aslında bir tutam, başrol oyuncusu belli -norah jones-, figüranları değişen bir hikayeler serisi bu.. new york’tan kalbini kıran eski sevgilisinden aklını uzak tutmak için ayrılan ve amerikayı enine geçmeyi kendine görev edinen sevimli genç hanım (jones), şehirden ayrılmadan sevgilisinin evinin karşı kaldırımında yer alan kafeye evin anahtarlarını bırakır ve kafenin sahibi genç ingilizle ( law ) tanışır.. bu tanışma 300 günlük yolculuğunda ona yaşadıklarını kartpostallar aracılığıyla anlatacağı bir dost kazandıracaktır..

ilk yol hikayesi lizzy’nin memphis tennessee’den.. karısına hala sırılsıklam aşık terkedilmiş polis memuru arnie ( david strathairn ) ve karısı güzeller güzeli sue lynne ( rachel weisz )öykünün konusu.. arnie’ye pek yardımı olamıyor lizzy’nin ama sue lynn’e kalbindekileri anlamak konusunda çok yardımı dokunuyor.. arnie rolünde david strathairn harika.. “ben beyaz pullar kralıyım” sahnesinde akıllara zarar.. gözlerinize inanamıyorsunuz.. bazı aktörleri izlerken olay başkalaşıyor işte..

ilk hikayeden sders: “sonuçta ne olduğumuz aslında başkalarında bıraktığımız hatıralar değil mi.. ya da bir hesap defterindeki veresiye kayıtları adımıza tutulmuş olan..”

ikinci hikaye ise vegaslı kumarbaz leslie ( natalie portman ).. başına buyruk, kendinden başka hiç kimseye güvenmeyen ve yalnızlığından pek memnun gibi görünen leslie, sırf yola yalnız devam etmemek için lizzy’e yalan söylüyor anlaşmaları üstüne.. sonunda babasını bile kaybettiğine kendi görene kadar inanmayan ve bunu babasının kendisini görmek için uydurduğu bir yalan olarak gören leslie’ye belki birazcık olsun birilerine güvenmeyi öğretiyor..

ikinci hikayeden ders:
leslie -benimle geçirdiğin zamandan hiç bir şey öğrenmedin değil mi? kimseye güvenmemeyi öğrenemedin..
lizzy -sen de benden hiç bir şey öğrenemedin.. herkese güvenebilmeyi..

filme ilk başlarken norah jones albümü gibi bir film izleyecek olma önyargısıyla doluydum, bu anlamda utandım iyi oldu.. nerdeyse yok gibi sesi norah jones’un.. şarkı söylerken daha doğrusu..

yönetmen kar wai wong biraz hayal kırıklığı oldu bende.. çok ters açılar kullanıyor her filminde.. dramatik etkiyi artıran bgir unsur olsa da her köşebaşında biraz itici duruyor.. bir de aradan çerçeve çıkmış gibi ağır çekimler.. her yerde her yerde.. bunun dışında ifade tarzını sevdiğim bir yönetmen.. daha anlatır tarzda.. aslında çok dışarıdan kullanılan kamera belki bu yüzden ama olsun, sıkıyor beni.. kafenin camındaki yazıların arasından oyuncu yüzü seçeceğim diye şekil oldum denilebilir.. filmin eksisi norah jones; iyi şarkıcı, kötü oyuncu.. ilk filmi belki diye, ama ne ilk filmler de gördük.. kadıncağız ezilmiş onca oyuncu arasında.. hele hele jude law’la karşılıklı olduğu sahnelerde üzüldüm kendisi için.. çünkü law başka oyuncular için okul sayılabilecek bir oyuncudur bence.. oyunundan korkarım, izlerken ezilirim diye..

finaldeki öpücük bu yılın en iyi öpücüğü.. örümcekadam’daki ters öpücüğün eksen değiştirmiş hali olsa da süperdi.. dereceye girer.. cannes’da açılış filmiydi.. bakalım neler olacak.. “yolu açık olsun” dedirten filmlerden her şeye rağmen..

www.david-strathairn.com gezilsin bir de..

sahne ve sahne sistemleri konusunda en cimri memleketlerden birisi olduğumuz söylenebilir genele bakınca.. estetik ve kaliteden çok, bütçeye uygunluk gözetiliyor bu konularda.. aynı organizasyon içersinde yer alan diğer bütün unsurlarda kese ağzına kadar açılırsa bile, ses sistemleri, ışık, dekor söz konusu olunca nedense birden aynı keselerin ağzı bir anda büzüşüyor.. oysaki gösteri işinin büyük oranda sırtını dayadığı ses-ışık-dekor şeytan üçgeninde kaybolup gidiyor bir çok büyük gösteri gereken özen gösterilmediği, gereken maliyetler karşılanmadığı için.. para parayı çeker atasözüyle iş yapmaya çalışan ama nedense en gerekli yerlere harcama yapmayan bir endüstri içersinde yapılabilecek en yiğitçe şeyleri yapabilen, en getirilmez; belki de talep görmeyecek ürün ve hizmetleri Türkiye’ye getiren şirketleri burda saygıyla selamlıyorum..

bunlardan biri Benart Ses Işık Görüntü ve Sahne Sistemleri.. sahibi Benan Ekici’nin kendi doymak bilmez merak ve mesleğine olan saf ilgisi sayesinde geniş ve gerçekten piyasada bulamayacağınız ürün çeşitliliğine sahip Benart.. yurt içi yurt dışı, olası her ses ve ışık sistemleri fuarının müdavimi olan Benan Ekici, gözünü kırpmadan alıp getiriyor işe yarayacağını düşündüğü ne varsa.. işin asıl güzel tarafı bundaki amacı yalnızca söz konusu sistemlerin ülkemizdeki tasarımcı, yapımcı ve yönetmenlerin de kullanımına sunulabilmesi.. iş teknolojiye geldiğinde kimden ne aşağı kalır yanımız var ki..

bu çerçeve içersinde ürün portföyünde yer alan iki ürün özellikle ilgi çekici.. bunlardan ikisi de, rgb (red-green-blue) LED (light emiting diod) kullanımı ile düşük çözünürlükte animasyon, fon boyama ve görüntü olanağı sağlayan biri belçika diğeri ingiltere merkezli ürünler..

belçikadan bize ulaşan showled ürünleri, geniş bir kullanım alanına sahip.. basit kullanımlık yıldızlı gökyüzü efekti sağlayan star cloth perdelerden tutun, aynı perdenin animasyon yapmayan ama renkli yıldızlar da yapabileceğiniz chameleon (bukalemun) perdelerine ve asıl dikkat çekici ürün olan animasyon star cloth’lara kadar bir ürün çeşitliliği mevcut.. animasyonlu star cloth’da metrekarede yer alan yaklaşık 30 kadar 16 milyon renk olanağı sağlayan rgb led’ler, eşsiz bir kontrol ünitesi ile dmx sinyal protokolü üzerinden komut almakta.. her biri iki kola ayrılan 8 ayrı kanal üzerinde yer alan 128 led, perde üzerinde iki boyutlu olarak belirlenmiş koordinatlarda yer almaktadır.. ve bu koordinatların kayıtlı olduğu giriş soketlerindeki çipler yardımıyla, siz hangi kanala takarsanız takın, ledler doğru sinyali alabilmektedir.. çünkü her kanal zaten kendi adresini kendi çipinden bilmekte ve sinyali hangi kanaldan gelirse gelsin doğru ledlere yönlendirebilmektedir.. kontrol ünitelerine kadar ise sinyal TCIP protok ile ethernet 1000 base hızında ulaşmaktadır.. bu yüzden bu sistemlerde gigaswitch kullanımı bir gereksinimdir.. perdeler bir pc ya da dizüstü bilgisayardan, kurulan arkaos vj programı ve showled’in arkaos’la uyum yazılımı olan projector aracılığıyla rahatça kullanılabilmektedir.. sistem ayrıca herhangi bir otomasyon sistemi ile de dmx protokol üzerinden kullanıma ve zaman kontrollü ulaşıma açıktır.. sistem ilk alındığında arkaos yazılımı ve yardımcı diğer yazılımlar da showled tarafından sağlanmakta.. herhangi yüksek çözünürlük ekrandan farkı çok büyük animasyon sistemlerinin.. daha rahat ve kaygısız bir kullanımı var.. herhangi bir yüksek çözünürlüklü led ekran ya da plazma wall’ların etkisi evdeki televizyonun çok ötesine geçemezken bu sistemlerin hem tekil kullanımı, hem de diğer sistemlerle entegresi çok etkileyici durmakta.. örneğin ortada yer alan bir plazmada görülen videonun, yanlardaki animasyon perdelerine daha düşük çözünürlükte sırf renk tonlarını ve ana kompozisyonu yansıtmak için uygulandığını düşünün.. hem bütünlük hem devamlılık açısından sağlanacak olanakların sınırı yok..

ikinci söz konusu sistem ingiliz ac lighting firmasının ürünü colorWEB.. adından da anlaşılacağı üzere bir ağ üzerinde yer alan rgb led’lerin oluşturduğu görüntü ve animasyonlar söz konusu.. iki tür ağ üzerinde olmak üzere sistem tercihi yapmak mümkün.. sistem zaten 1 metrekarelik parçalar halinde birbirine uygulanabilir şekilde satılmakta.. bunlardan ilki metrekarede 64 led yer alan 125mm led aralıklı ağ sistemi, diğeri ise metrekarede 16 led bulunan 250mm led aralıklı ağ sistemi.. tabii ki ilki ikinciye ve showled an,masyon starcloth’a nazaran daha yüksek bir çözünürlüğe sahip.. ayrıca bu sistemin diğer bir avantajı da outdoor kullanıma daha uygun olması.. güç ünitelerinin izolasyonu sağlandığında ağ sistemleri su geçirmezliğe sahip.. ayrıca ağ görüntüsü nedeniyle de aktif olmadığında arkadaki dekoru ve diğer unsurları gizlemiyor ve yine ağ görüntüsü sayesinde katman olanağı tanıyor.. tek dezavantajı showled animasyon starcloth’a nazaran daha uzun bir kurulum süresi gerektirmesi ve sistemin daha zor konfigüre ediliyor olması.. aynı sistem içersinde kullanılabilecek olan colorBLOCK ise firmanın bu sistem mantığıyla ürettiği başka bir ürün.. üzerinde her biri ayrı ayrı kumanda edilebilen 3′er led’den oluşan 4 hücre yer alan colorBLOCK, hem fon boyama hem de aynı colorWEB kullanımında olduğu gibi aniamsyonlar ve videolar dahilinde kullanıma sahip.. bu ürün aynı zamanda kendi içersinde yer alan bir çip sayesinde ortam ısısına ve nemine göre renk doygunluğunu kendi ayarlamakta.. tüm bu ürünlerin aynı zamanda dmx ile kontrol edilebildiğini söylememe bilmem gerek var mı..

söz konusu sistemlerin uygulaması ve kullanımı konusunda merak ettiğiniz soruları herken@gmail.com’a yazabilir, görüntüler ve dökümanlar için http://www.benart.net/benart/index.asp adresindeki haberler duyurular linklerini gezebilirsiniz..

bir kayıp daha..

Nisan 8th, 2008

mart biraz kayıplar ayı oldu bir açıdan benim için.. çok sevdiğim bir yazar ve yönetmeni kaybettim.. o kadar önemliler ki benim için.. hayatımı, zevklerimi ve büyük oranda birikimimi ve kişiliğimi etkileyen her insanın çok önemli bir yeri var bende.. ilk kaybım sir arthur c. clarke’dı.. ikincisi ise yönetmen, yazar ve yapımcı anthony minghella.. the english patient deyince bir çok akıldaki “kim acaba ” sorusu umarım çözülecektir.. çözülmediyse ne diyeyim., ayıp mı?

1954 doğumlu yönetmeni çok erken yitirdiğimizi düşünüyorum.. bu açıdan biraz da adaletsiz bir gidiş-gelişler silsilesi yaşadığımız.. “biraz daha yaşasaydı” dedirten o kadar çok insan var ki.. “ya da bir an önce gitse” dediğimiz.. ama bize kalmıyor işte.. bu da işin sitemi.. içimde kalmasın..

en son breaking and entering adlı filmini izlemiştim minghella’nın ve çok beğenmiştim.. fotoğrafta soldan sağa robin wright penn, jude law, minghella ve juliette binoche.. dahası derken the number1 ladies’ detective agency‘i bitirdi ve el salladı bize.. en kısa zamanda izleyip ustayı anmak dileğiyle.. teşekkürler minghella, özleyeceğim..

başımız sağolsun..

Nisan 8th, 2008

geçen ay bilimkurgu çok büyük bir yazarını kaybetti.. ilk duyduğumdan beri bu yazı aklımda, ama bir türlü fırsat bulup yazamadım.. okumayı hala hem zevk hem vazgeçilmez olarak gören herkesin, özellikle de bilimkurgu severlerin “olmazsa olmaz” yazarlardandı Arthur C. Clarke.. ne kadar yazarsam yazayım ustanın hakkını veremeyeceğimi biliyorum, ama yazmadan da duramıyorum..

1917 doğumlu sir ünvanlı Arthur Charles Clarke, burada yazmakla bitmeyecek bir yazın birikintisine sahip.. bunların en bilineni kuşkusuz yazarın the sentinel isimli öyküsünden yola çıkarak biricik yönetmen stanley kubrick’le birlikte yazdıkları ve daha sonra da sinema tarihinin en ses getiren filmlerinden biri olan 2001: a space odyssey.. benim en sevdiğim bu üçlü seri dışında cennet çeşmesi ve david fincher yönetmenliğinde, morgan freeman oyunculuğuyla çekilmekte olan randezvous with rama ( ki umarım diğer romanları da bu serinin filme çekilir ) yazarın en heves uyandıran yapıtları.. birbirinin devamı gibi olan bu kitapların arasındaki en ilgi çekici bağlantı ise 2010: the year we made the first contact kitabında geçen jüpiterin süpernova olarak patlayışıyla birlikte dünyaya düşen devasa elmas parçasının ( ki yüksek gaz basıncı altında olan Jüpiter çekirdeğininin tek parça dünya büyüklüğünde bir elmas olması olasılığı mevcut, henüz bilinmiyor ) the fountain of paradise romanındaki uzay asansörüne malzeme olması bana soracak olursanız.. böyle bir asansör yapımı için, dünyanın kendi eksenindeki dönüş hızına dayanabilecek bir malzeme gerekecektir düşünülürse.. bu da yalnızca elmas..

Pozitif bilim adına, evrenin sırlarıyla dolu satırlarla heyecan dolu maceralara dalmak için bire birdir clarke romanları.. ilk önce 2001: a space odyssey’i izleyin, sonra okumaya başlayın.. bu seri bitince the fountain of paradise.. daha sonra da rama serisi.. daha doğrusu bulabildiğiniz tüm Arthur c. Clarke romanlarını.. tanımayı kaçırdık.. satırlarında yaşayacak.. mutlu uyu sir clarke.. 19 mart 2008’de belki de rama’yla yeryüzünden ayrıldı.. şimdi nerede kim bilir..

inanç üzerine..

Nisan 2nd, 2008

House: “Ruhlara, ahirete, cennet-cehenneme istediğin kadar inan; ama iş bu dünyaya gelince aptal olmamakta fayda var.. “Her şeyimi bana veren ve alan tanrıdır” demek kolay.. Ama biliyorum ki karşıdan karşıya geçerken yolun iki tarafına bakacak kadar da iki yüzlüsün..”
Sezon 1 Bölüm 5-Damned If You Do

Rahibe: “Azize Agustin görmediği şeylere inanırdı.”
House: “Bu insanların yapması gereken bir iş değil miydi..?”
Sezon 1 Bölüm 5-Damned If You Do

house geri dönüyor..

Mart 28th, 2008

uzun süren yazarlar grevinden sonra pek bir sevdiğimiz dizimiz house m.d. geri dönüyor.. 21 nisandan sonra takipteyiz.. haberin orjinali ektedir.. bu arada salıdan pazartesiye alınmış haberiniz olsun..
So, House will be on Monday nights starting April 21 (with an encore of the last episode up to then). Until then “House” repeats will be on Friday nights. There will be no more House on Tuesday nights this season.

Konu izlenen ya da dinlenen olduğunda akışını kontrol edemeyecek olmamız ilgimizi, yanı sıra da algılamamızı daha yüksek tutuyor gibi geldi bana.. ne kadar bilimsel ya da çoğunluğa uygulanabilir bilmiyorum ama bana tam uydu..

Örnek vermek gerekirse; evde kendi konforumla film izlerken, durdurmak, anlamayınca başa sarmak ya da sıkıldığım yerde durup sonrasında devam etmek gibi lükslerim var.. herkes için geçerli bir durum hem de bu.. oysa ki daha temposu düşük bir filmde sinema salonunda sıkıldığım olmadı hiç.. kontrolüm dışında akıyor olması sanırım daha yoğun bir dikkat getiriyor beraberinde.. çünkü şansım yok başa almak ya da “makinist biraz durabilir misin, bir toparlayayım kendimi” demek konusunda.. bu da “sadece bir kez geçecek gözümün önünden” bilinçaltıyla, yoğun ve kesin bir algılama açıklığı getiriyor beraberinde.. işte bu nedenle salonda film izlemek daha etkileyici belki de..

Aynı şey canlı icra edilen müzik için de geçerli bana sorarsanız.. “akıp gidiyor” ve “eğer kaçarsa yakalamak olanaksız” düşünceleriyle izliyorsunuz-dinliyorsunuz çünkü.. algınızın tüm açıklığıyla dinlerken, önünüzde gerçekleşen güzelliğe bakışınız hem daha içten, hem daha beğeniyle dolu ( tabii icra güzelse ) oluyor.. dolayısıyla dinlediğinize daha bir sahip çıkıyorsunuz, daha da içine giriyorsunuz..

Bir de sanırım her şeyde olduğu gibi söz konusu olan şey fazlaca bireyin kontrolünde olunca takdir edilirliğini ve hayranlık vericiliğini yitiriyor.. düşünsenize, her istediğimizde yağmur yağdırabilen yaratıklar olsaydık, altında yürümek ne denli anlamlı olurdu.. ya da evrenin diğer tüm gizemlerine artık “inanılmaz” sıfatını yakıştırabilir miydik..

Hayran olduğumuz, taptığımız ya da peşinden gittiğimiz her şey aslında kontrol edebildiğimiz değil, bizi kontrol edebilen şeyler değil mi kısaca; hiç düşündünüz mü..

yaşam ve aşk üzerine..

Mart 15th, 2008

House: “-İnsanlar kendilerine en az çabayla en fazla getiriyi sağlayacak olan yolları seçerler..”
Sezon 1 Bölüm: 1-Pilot

Rebecca Adler: “-Bırakın da en azından başım dik öleyim..”
House: “-Yok öyle bir şey.. Vücudumuz bir yerlerde arıza verir.. Bazen 90′ında, bazen daha doğmadan; hep olacak bu ve emin ol başın dik olamazsın.. Yürüyebilsen de, görebilsen de, kendi kıçını kendin silebilsen de farketmez.. Her zaman aşağılıktır ölüm, her zaman.. Başımız dik yaşayabiliriz, ama öyle ölemeyiz..”
Sezon 1 Bölüm: 1-Pilot

House: “-Tuhaf harikadır.. Olağanın yüzlerce açıklaması vardır.. Tuhaf olanınsa hiç..”
Sezon 2 Bölüm: 4-TB or not TB

House: “-Bize bakanlar ne olduğumuzu düşünüyorsa biz oyuz..”
Sezon 2 Bölüm: 4-TB or not TB

House: “-Hatalar neden oldukları sonuçlar kadar ciddidir..”
Sezon 2 Bölüm: 8-Mistake

House: “-Akıllı çalış, çok değil.. Benim felsefe bu patron..”
Sezon 2 Bölüm: 9-Deception

her yaş, cins ve kültür seviyesi olarak türk insanı!! tuvalet kullanmayı bilmiyorsunuz.. daha nasıl girilir ondan bile haberiniz yok.. yıllardır içersinde olduğum hizmet sektörünün iyi gözlemleyicilerinden biri olarak söylüyorum; bilmiyorsunuz..

girilirken: içerde biri olma ihtimali varsa, yani kapı kapalıysa örneğin, kapıyı zorlamadan önce kibarca tıklatmakta fayda var.. neden mi kibarca, çok basit.. tuvalette çıplaklık vardır.. yani herkesten gizlediğiniz ( bazılarından olmayabilir ) organlarınız ortadadır.. ve bu organların gerekli gereksiz birileri tarafında görünmesi huzursuzluk yaratan bir durumdur.. dolayısı ile elinde pipisi olan bir erkek kapısı zorlandığında ya da öküz gibi vurulduğunda, refleks olarak kapının kilitli olduğunu bile unutmuş bir tepki verebilir.. bu da ıslanmış bir pantolon ya da damlacıklar sıçramış bir klozet kapağı durumu yaratabilir.. yani kapısı kilitli bir tuvalete girerken kapıyı belli belirsiz bir kez tıklattıktan sonra emin olmak için bir ek olarak birazcık daha sertçe vurduktan sonra, kapıyı yavaşça aralayarak girmekte fayda var..

içerde: erkekler, işeyecekseniz klozet kapağını kaldırınız.. bu önemli bir şey.. kapak havadayken bile porselen kenarlara damlattığınız şeyleri siliniz çıkarken.. onlar kuruyunca sarı sarı leke bırakıyor ve orada oturmak zorunda kalan hanımlar için hoş bir durum teşkil etmiyor.. sevmiyorlar bunu, biliyorum.. kadınlar, kullanılmış pad’ler klozete atılmaz.. bu da önemli bir kural.. her iki cins için; sifon hep çekilir..

çıkarken: sifon çekilmiş midir diye bir daha bakılır duruma.. kendi çıkarttıklarınız size batmayacaktır.. en azında benim çıkarttıklarım kadar.. yani rahat bir etkinlik yaşamak istiyorsanız, bunu sizden sonrakilerin de yaşamasını garantiye alınız..

bir de sizin bokuuzu başkaları temizlemek zorunda değildir.. garson, komi, mekan sahibi, temizlikçi.. kim olursa olsun herkes kendi kakasından sorumludur.. ya da çişinden.. komplekslerinizi başka şekilde tatmin ediniz..

bunu neden mi yazıyorum; çünkü biraz önce fıstık gibi, giyimli, asil görünümlü bir hanım çıkarken ışığı kapamadan, sifonu çekmeden ve tuvalet kağıdını çöp kutusunun dışında bırakarak çıktı da.. sırada da ben vardım.. o kızdan onların çıkacağına inanamazsınız.. yani kadınlara artı bir yaptırım daha; kanatsız melek imajınız bok dolu bir klozetle anında yerle bir olabiliyor.. dikkat..

bir şey diyeceğim şimdi.. bir grup insan adanada ska, reggea falan çalan bir yer istiyorlarmış facebookta.. şimdi mevcut repertuarları çalan gruplar da kolpa düzenin lanet grupları oldular.. istesinler, kardeşim olur hakkıdır da.. ama konuyu açmışken felek disorder arkadaşım, ben de fırsat bu fırsat ne istediğini bilemeyenlere bir laf atayım..
o lanet kolpa grupların içinde ne rockerlar, ne skacılar, reggeaciler var.. yıllardır gülpembe-long train running-sayko killer üçgeninde ( ki aha da çizdim fotolarla o üçgeni) müzisyeni çaresiz bırakan, istekleri hep aynı olan ve çalınmayınca yanındaki kıza mahcup olan ve hemen idareciye yaramaz müzisyeni şikayet eden, azcık farklı olmaya çalışan grupların aç ve işsiz kalmasına neden olan seyirci-dinleyici-yorucu-yorumcu kitlesi olarak ,istekte bulunmanızı anlarım da, lavuk düzen-kolpa grup söyleminden de uzak durun.. sinirlenirim..

arada neler çalmaya çalıştık da tepemize yıkmadılar mı sahneyi.. söyletmeyin adamı şimdi.. asıl bıktık kolpa düzenin lavuk-dönek-seviyesiz-dediğim dedik-ne istediğimi bilmeyik seyirci-yorucularından biz müzisyenler olarak.. yerinizi bilin, yapamadığınız asla da yapamayacağınız bir işe saygı şarttır.. isteyen istediğini istediği yerde gider dinler.. her şeyi çalarsın orospu olursun, tarzın olur “ama müşteri şunu da istiyor” larla boğuşursun.. doğrusu doğru olan müzisyenin aç kaldığı memlekette o kolpa düzeni izleyici kuruyor demektir.. bir de bu kolpa ne demektir bana birisi anlatsın.. bana müziği getireceksiniz sokak ağzıyla değil, sağlam eleştiriyle getirin.. dinleyici seviyesizse rahata yatar müzisyen.. önünüze bok koyarak kazanabiliyorsam neden bahçevanlıkla uğraşayım ki.. sıçmak daha kolay..

ha bir de sayko killer işte o.j. simpson.. biraz genel kültürünüz olsun.. popüler kültür çocukları olarak üst müzikal beğeniler içideyken bana da o.j. simpson kim diye sormayın..