bazı yüzler vardır; çok sıradan, çok sık rastlanan konular içeren filmlerle karşımıza çıkar.. sonra bi bakarsınız aslında “just a pretty face” olmaktan çok öteye geçmişler de haberimiz olmamış..
alın size iki isim daha.. hugh jackman ve rachel weisz.. birisi swordfish gibi aman yarabbi bir filmden çıkma ( ama wolverine ve van helsing olma şerefine nail ) hüyuu cekmın, diğeriyse -aslında fena sayılmayacak bir seri olan- mumya filmlerinin tatlı yüzü ( enemy at the gates’deki rolü sınıflandırma dışıdır) reçıl vayz.. ikisi bir arada, bir de darren aronofsky yönetmiş tam olmuş..
beyin tümörü sahibi karısını ölümden kurtarma yarışı içinde doktoru canlandırıyor jackman.. weisz’da karısını tabii ki.. keyifli bir evlilik olagelmiş belli ki.. sonrasında bu kötü haber var, hanım ölmekte.. kocası ise maymuncuklar üzerinde yaptığı deneylerle bu gidişata bir çare bulmak derdinde ise de, aynı zamanda başarısızlığının getireceği kaçınılmaz son ile yüzleşmekte olan karısını bu zor günlerinde yalnız bırakma gafletine düşmekte..
savaşmak mı, gidenin yolculuğuna birlikte hazırlanmak mı..
öykü kadının son günlerinde yazdığı bir kitap olan “the fountain” aracılığı ile güney amerika mistizmine, uzak doğu mitlerine ve katolik inanca da bağlanmakta.. inançlar manifestosu biraz.. katolik kitapta anlatılan hayat ağacı gizli bir maya piramidinde ve ölmekte olan ağacıyla evrende mistik bir yolculuk yapan doktorumuz sonsuzluğun ortasında tai-chi-chuan yaparak huzur bulmakta..
adem’le havva’nın yasak meyveyi yedikten sonra cennetten kovulması ve sonsuz yaşam bahşeden hayat ağacının insandan alınıp, jungle’ın ortasında bir yere saklanması ve engizitörün işgalindeki ülkesiyle birlikte ölmekte olan ispanya kraliçesi ( weisz’ın canlandırdığı karakterle özdeşleşen ), ve kraliçenin hayat ağacını bulması için görevlenderdiği ve eşi olmayı vaat ettiği şovalyesini ( jackman’ın canlandırdığı karakterle bütünleşen ) ağacı bulması için bir göreve göndermesiyle iki öykü yüzyılları bağlayan bir metne kavuşuyor..
gönderme açık; sonsuz yaşam diye bir şey yok.. hepimiz yolcuyuz.. severek yaşamak ve korkusuzca sonu olmayan yolculuğa hazırlanmak durumundayız..
bazı sahneleri gerçekten nefes kesen bir güzelliğe sahip.. sinema tarihinin en güzel ağlayan çifti olmuşlar.. samimi ve sakin bir film.. sarsıyor ama salya sümük yapmıyor.. mendilsiz de izlenebilecek bir yazgı filmi.. sonuçta yaşam başlangıcıyla olduğu kadar sonuyla da bir mucize..
iyi seyirler..
Seyrederken bitmesini hiç istemediğim bir masal gibiydi “the fountain”; ve de uzun yıllardır ilk kez bir film için yapılan müziğin, film ile bu kadar özdeşleşebildiğine tanık oldum. hem görsel hem de işitsel bir şölen “the fountain”, herkes izlemeli.
ölüm olgusu herhalde bundan daha güzel anlatılamaz ve de sevdirilemezdi…
Albatros
Temmuz 13th, 2007