Konu izlenen ya da dinlenen olduğunda akışını kontrol edemeyecek olmamız ilgimizi, yanı sıra da algılamamızı daha yüksek tutuyor gibi geldi bana.. ne kadar bilimsel ya da çoğunluğa uygulanabilir bilmiyorum ama bana tam uydu..
Örnek vermek gerekirse; evde kendi konforumla film izlerken, durdurmak, anlamayınca başa sarmak ya da sıkıldığım yerde durup sonrasında devam etmek gibi lükslerim var.. herkes için geçerli bir durum hem de bu.. oysa ki daha temposu düşük bir filmde sinema salonunda sıkıldığım olmadı hiç.. kontrolüm dışında akıyor olması sanırım daha yoğun bir dikkat getiriyor beraberinde.. çünkü şansım yok başa almak ya da “makinist biraz durabilir misin, bir toparlayayım kendimi” demek konusunda.. bu da “sadece bir kez geçecek gözümün önünden” bilinçaltıyla, yoğun ve kesin bir algılama açıklığı getiriyor beraberinde.. işte bu nedenle salonda film izlemek daha etkileyici belki de..
Aynı şey canlı icra edilen müzik için de geçerli bana sorarsanız.. “akıp gidiyor” ve “eğer kaçarsa yakalamak olanaksız” düşünceleriyle izliyorsunuz-dinliyorsunuz çünkü.. algınızın tüm açıklığıyla dinlerken, önünüzde gerçekleşen güzelliğe bakışınız hem daha içten, hem daha beğeniyle dolu ( tabii icra güzelse ) oluyor.. dolayısıyla dinlediğinize daha bir sahip çıkıyorsunuz, daha da içine giriyorsunuz..
Bir de sanırım her şeyde olduğu gibi söz konusu olan şey fazlaca bireyin kontrolünde olunca takdir edilirliğini ve hayranlık vericiliğini yitiriyor.. düşünsenize, her istediğimizde yağmur yağdırabilen yaratıklar olsaydık, altında yürümek ne denli anlamlı olurdu.. ya da evrenin diğer tüm gizemlerine artık “inanılmaz” sıfatını yakıştırabilir miydik..
Hayran olduğumuz, taptığımız ya da peşinden gittiğimiz her şey aslında kontrol edebildiğimiz değil, bizi kontrol edebilen şeyler değil mi kısaca; hiç düşündünüz mü..
Ne dersin?