fight club ve matrix‘i ilk izlediğimde hissettiğim şeylerden biraz daha farklı avatar çıkışı farkına vardıklarım.. çıkışında diyorum çünkü izlerken başka bir şeyi farketmeniz olası değil.. gerek hikayesi, gerekse görselliğiyle (ki uzun uzun anlatmaya gerek yok, izlemeden görkemini anlamak olanaksız) çok fazla şey ifade eden bir film avatar..
fight club’ın en derinimize yaptığı göndermeleri, yerinde tespitleri ve olanca patavatsızlığıyla yarattığı sarsılmayı, matrix’te “lan, ya gerçekse” düşüncesinin bile neredeyse herkesi “nasıl olsa matrix’teyiz, her şey yalan”moduna sokup hayattan vazgeçiren etkisiyle eş tutmuş, “vay anasını, artık sinemada yapılabilecek ne kaldı ki” demiştik.. ki biz star trek‘lerin, star wars‘ların, terminator‘lerin çocuklarıydık..
fakat bir şeyi göz ardı etmişiz: james cameron denen adam, avatar için gerekli teknik donanım ve birikim oluşana kadar can sıkıntısından çekmiş terminator filmini.. bu sezona kadar bilemedik nedendir.. şimdiyse yanıt açık..
gerçekten film hakkında uzun uzun yazasım yok.. gerekli görmüyorum çünkü.. mutlaka derine inip göndermeler, dokundurmalar peşinde gezinecek “amaaan hollywood sineması mı üffff” diyecek entellektüel sinemacıları umutlandırabilirim.. çünkü filmde amerikan yıkıcılığına ve çevre ile ilgili konulara bol bol gönderme var.. ki “bir amerikalıdan amerikan düşmanlığı dinlemek mi, o da sahte gelir bize” diyenlere bir çift lafım var: o zaman zülfü livaneli’den de bu ülkenin derdini dinlemeyin.. yanı sıra “ben hakkını vermiş olsun, severim güzel filmi” diyenler zaten ziyadesi ile mutlu çıkacaklar avatar’dan.. artık bir de sam worthington var.. ki ben bunu terminator-salvation’dan sonra zaten söylemiştim..
tek handikap var: avatar’dan sonra artık film beğenmek kolay olmayacak..



