Hakan Erken

hayat memat meseleleri

Archive for the ‘İzle-yorum’ Category

artık içerdesin..

Posted by Hako On Şubat - 3 - 2010

Oz 1997-2003 yılları arasında HBO’da yayınlanmış bir dizi.. birçok özelliğiyle sıra dışı.. aslında tam anlamıyla iflah olmaz suçluların barındırıldığı 4. derece bir hapishanenin içinde neler olup bittiğini tüm çıplaklığıyla -ki zaman zaman rahatsız edici bile olabilecek bir çıplaklıktan bahsediyorum- anlatan bir dizi gibi görünse de, yerleşik sisteme, insan zaaflarına ve doğru-yanlışlarına derin bir bakış da sunmakta..

Emerald city mahkumlar arasındaki adıyla em city oswald eyalet hapishanesi içersinde ayrı bir birim.. mahkumlara daha fazla özgürlük vererek, rehabilitasyon anlamında daha iyi sonuçlar elde edilebileceğini düşünen Tim mcManus adındaki şahsiyetin başında olduğu bir blok.. özellikle seçilmiş en azılı suçluların varlığı, programın başarısının değeri konusunda mcManus için bir meydan okuma teşkil ederken, aynı zamanda da gerçek bir sorun da teşkil etmekte.. mcManus’un defalarca şişlenerek ve dayak yiyerek ölümün eşiğinden döndüğünü düşünürsek..

Farklı gruplar arasındaki daha global çatışmalar bir hapishane bloğu içine sıkıştırılmış gibi görünse de şiddetinden bir şey yitirmiş değil.. vernon shillinger yönetimindeki aryan kardeşliği, liderliği nino schibetta ile başlayan, daha sonra adebisi tarafından tecavüze uğrayan oğlu Peter schibetta ‘nın devraldığı ve nino’nun ikinci adamı chucky pancamo ile devam eden İtalyan mafyası, Latinler, gayler, yanı sıra ete süte karışmayan ihtiyarlar ve özürlüler –ki özürlü grubunda yer alan, belden aşağısı tutmayan polis katili Agustus hill ve bölüm aralarındaki çırılçıplak yorumları özellikle dikkate değer- inançlı Müslümanlar ve Katolikler arasındaki güç (ve müslümanların karışmadığı uyuşturucu ticareti ) mücadelesi, her şeyin mübah olduğu bir tarih öncesi savaş sanki.. karmaşa içersinde özellikle dikkat çeken iki öykü işlediği tek suçtan içeri giren vernon schillinger tarafından tecavüze uğrayan, hayatı altüst olan ve chris keller‘le yaşadığı eşcinsel ilişki dikkat çeken avukat tobias beecher ve iyileşmekle daha fazla batmak arasında gidip gelen latino miguel alvarez.. tabii “Müslüman lider kareem said, İrlandalı düzenbaz ryan o’reilly, ihtiyar bob rebadov izlenmez mi” diye sorarsak cevap “aman kaçmasın olur o da başka.. rahibe Peter marie rolünde ise bir zamanların efsane güzeli ve sesi rita moreno var.. bir çoğunuzun dexter’dan teğmen maria leguerta olarak tanıyacağı lauren vélez, yine dexter’da angel batista karakteriyle hatırlayacağınız david zayas, mcManus’u canlandıran Terry Kinney (bir bölümü de yönetmiş), Agustus hill rolünde lost’taki Michael olarak tanıdığınız harold perrineau, simon adebisi karakterinde yine lost’taki mister eko rolüyle izlediğimiz Adewale Akinnuoye-Agbaje ve daha birçok tanıdık oyuncu oz’da boy göstermekte..

Dizinin yaratıcısı geçen sezon dikkatimi çekmiş olan ve hiç fena bulmadığım the philanthropist’in de babası olan tom fontana.. adam bernstein liderliğinde bir yönetim ekibi değişen bölümlerde kameranın arkasında yer almış.. bir dönem dizi-max’de birkaç bölümünü izlemiş ve takip edilmesi gerektiğine karar vermiştim ama hakkıyla bizim kanallarda izlemek biraz zor olsa gerek.. nedeni bir alt paragrafta..

dikkat çekebilmek için adam öldürmeler, sado-mazo eşcinsel ilişkiler, ortadan hiç kalkmayan penis görüntüleri, oral seksten gelenleri tüküren ve dudaklarını silen bir erkek görmek ve aşırı argo sizi rahatsız edecekse hiç bulaşmayın.. bir de aileyle izlenmez, aklınızda olsun..

köşe başı..

Posted by Hako On Ocak - 9 - 2010

fight club ve matrix‘i ilk izlediğimde hissettiğim şeylerden biraz daha farklı avatar çıkışı farkına vardıklarım.. çıkışında diyorum çünkü izlerken başka bir şeyi farketmeniz olası değil.. gerek hikayesi, gerekse görselliğiyle (ki uzun uzun anlatmaya gerek yok, izlemeden görkemini anlamak olanaksız) çok fazla şey ifade eden bir film avatar..

fight club’ın en derinimize yaptığı göndermeleri, yerinde tespitleri ve olanca patavatsızlığıyla yarattığı sarsılmayı, matrix’te “lan, ya gerçekse” düşüncesinin bile neredeyse herkesi “nasıl olsa matrix’teyiz, her şey yalan”moduna sokup hayattan vazgeçiren etkisiyle eş tutmuş, “vay anasını, artık sinemada yapılabilecek ne kaldı ki” demiştik.. ki biz star trek‘lerin, star wars‘ların, terminator‘lerin çocuklarıydık..

fakat bir şeyi göz ardı etmişiz: james cameron denen adam, avatar için gerekli teknik donanım ve birikim oluşana kadar can sıkıntısından çekmiş terminator filmini.. bu sezona kadar bilemedik nedendir.. şimdiyse yanıt açık..

gerçekten film hakkında uzun uzun yazasım yok.. gerekli görmüyorum çünkü.. mutlaka derine inip göndermeler, dokundurmalar peşinde gezinecek “amaaan hollywood sineması mı üffff” diyecek entellektüel sinemacıları umutlandırabilirim.. çünkü filmde amerikan yıkıcılığına ve çevre ile ilgili konulara bol bol gönderme var.. ki “bir amerikalıdan amerikan düşmanlığı dinlemek mi, o da sahte gelir bize” diyenlere bir çift lafım var: o zaman zülfü livaneli’den de bu ülkenin derdini dinlemeyin.. yanı sıra “ben hakkını vermiş olsun, severim güzel filmi” diyenler zaten ziyadesi ile mutlu çıkacaklar avatar’dan.. artık bir de sam worthington var.. ki ben bunu terminator-salvation’dan sonra zaten söylemiştim..

tek handikap var: avatar’dan sonra artık film beğenmek kolay olmayacak..

gizemler zincirinde yeni halka:eleventh hour..

Posted by Hako On Kasım - 2 - 2008

x-files ile hayatımıza giren bulmacalar biraz gerçeküstü olsalar da oldukça uzun süre bizi oyaladılar.. daha sonrasında lost hadisesi geçirdik kronik; biraz gerçek, biraz mistik.. tıbbi gizemlerin içersine gark olduğumuz, karakterlerin gücüyle sarsıldığımız, müptelası olduğumuz house m.d. hayatımıza daha elle tutulur yap-bozlar tutuşturdu.. yetmedi lost’la yetinmeyen j.j.abrahams hayatımıza bir de fringe’i sokuverdi.. şimdilerdeyse büyük yapımcı jerry bruckheimer imzalı eleventh hour dikkat çeken, sürükleyen, beklenen dizi olma görevini devralmış durumda..

yapımcıdan başladı eleventh hour’a merakım.. hiç saymayayım bruckheimer’ın filmografisini bitmez.. sinemadan pirates of the caribbean, deja-vu, televizyondan CSI miami dersem yeter sanırım şimdilik.. son günlerde de jake gyllnhaal’lı, alfred molina’lı, ben kingsley’li mike newell filmi, prince of persia-the sands of time‘ın post prodüksiyonuyla meşgul kendisi..yapımcının ardından başrol oyuncusuna sempatim çekti beni diziye; rufuss sewell.. FBI baş bilimsel danışmanı doktor jacob hood rolünde başarılı aktörü kara film tutkunları, alex proyas başyapıtı dark city’den hatırlayacaklardır.. daha göründüğü ilk sahnede ekranı ışıkla dolduran marley shelton dizinin ikinci kozu.. shelton, doktorun başını dertten kurtaran, bir nevi kişisel koruması ve yardımcısı olan FBI ajanını başarıyla canlandırıyor..

ilk bakışta kadın ajan-sivil bilim adamı ikilisi direkt fringe çağırıştırıyor gibi olsa da, laf aramızda ben eleventh hour’u daha çok sevdim gibi.. fringe’in başrolündeki hanım ajanı canlandıran aktris anna trov, biraz kasılıyor gibi geliyor bana hep.. joshua jackson (the skulls-lucas mcnamara) ve john noble (the lord of the rings trilogy-denethor)’ın rahatlığıyla karşılaştırınca özellikle.. eleventh hour’da ise oldukça rahat bir oyunculuk, iyi seçilmiş yan kadro, daha sinemavari çekimler var gibi.. rufus sewell izlemek çok keyifli bir kere.. devamlı düşünen, donuk bakışlı, derin bilim adamı rolünde çok sempatik.. seviyorsunuz daha ilk bölümde doktor jacob hood’u.. insancıl bir kere.. tam bilim adamı; bilemediğini bilmediğini o kadar rahat söylüyor ki.. carl saga’ın bilim adamı tarifinin ta kendisi sanki..

daha sofistike, daha ayrıcalıklı geldi bana eleventh hour.. hem house m.d., hem fringe.. house m.d.’deki karakter çeşitliliği yok, orası kesin.. ama doktor hood ve ajan young sevdirdiler kendilerini..

bu arada 2006′da ingiltere’de gösterilen ilk versiyonu da merak etmiyor değilim.. bu versiyonda doktor hood jacob değil ian adıyla yer almış hikayede ve patrick stewart canlandırmış.. ajan rachel young’ı canlandıran oyuncu ise ashley jensen..

ilk sezon, 4 bölüm.. çok zaman geçirmeden başlayınız derim..

in bruges diye bir film.. ama ne film..

Posted by Hako On Eylül - 16 - 2008

birisi daha işin acemisi, diğeri pişmişi, birisi iskoç, diğeri irlandalı iki tetikçi, biraz sorunlu bir işin ardından ortalık yatışıncaya dek belçika’nın şirin ve sessiz kasabası bruges’e gönderilirler.. masraflar şirketten bu tatilin ise daha farklı bir amacı vardır.. söz konusu sorunlu iş sırasında kaza ile bir çocuğu öldüren ray’in (colin farrell) infazı, kendisini işe tavsiye eden ve ortağı olan ken’in (brendan gleeson) üstüne kalacaktır.. yaşadığı kazara olmuş-ikili cinayetten sarsılmış ray ise olası bir intiharın eşiğindedir zaten.. bunu gören ken kendi insiyatifi ile infazı durdurur.. fakat bu karar onu işin başındaki asıl adam harry waters ile karşı karşıya getirecektir.. verilen sözü namus sayanlardan ve “eğer ben bir çocuk vursam hemen oracıkta kendi ağzıma silahı dayar, tetiği çekerdim”cilerden olan harry, bunu ken’in yanına bırakmayacak, bruges’e işi kendisi bitirmeye gelecektir..

martin mcdonagh filmi yazıp yönetmiş.. ilk filmi kısa bir film yönetmenin.. ama naçizane ben daha ilk uzun metrajlısında çıkardığı işi çok beğendim.. her şeyden önce iki ağır oyuncuyu taşımak zor olsa gerek.. ne de olsa büyük prodüksiyonların, adı artık sinema tarihine yazılmış oyuncuları gleeson ve farrell.. gleeson, brave heart, troy, gangs of new york, 28 days later gibi önemli filmleri izlenilir kılan oyunculardan biriyken, farrell ise “tek başına film nasıl götürülür”ün örneğini phonebooth ile vermiş bir zat’ı şahanedir.. alexander‘a ise hiç girmeyelim.. bu arada o film de eleştirmen eşekliğine kurban verilmiş bir modern zaman klasiğidir kanımca.. belirtmeden geçemeyeceğim..

yönetmen mcdonagh karakter tahlili dersi veriyor bir nevi filminde.. gleeson’ın oyunuyla ken, gay, aslında içinde estetik düşkünü,entellektüel, ince ruhlu tetikçi tipinin metod kitabı.. farrell ise, daha ilk işinde eline çocuk kanı bulaştıran sakar, çocuksu, büyük işlerin içindeki küçük adam rolünde çok çok başarılı.. aslına bakarsanız bu tipleme ona cassandra’s dream‘den sonra biraz da yapıştı gibi..

karakterlerin kendi içlerinde ve aralarındaki didiklemelerin peşinden, özleyenlere sıkı bir takip ve aksiyon olanağı da sağlayan film (her ne kadar mission impossible ya da die hard tarzı olmayan bir aksiyon da olsa anlayana süper), nedenleri ve sonuçları iyi bağlayan ve “nasıl yani” sorusunu sordurmayan senaryosu ve gidişatı ile de izlenmeye fevkalade değer bir seyirlik olmuş.. özellikle çocuk vurma konusu ile bağlanan final büyük sürpriz..
kaçırmak olasılığını düşünenlere duyurulur.. yılın en iyi filmlerinden biri..

ralph fiennes‘i mi unuttum kim demiş.. asıl burada okumayınca ralph fiennes duymamış olanlara yazık.. sinemaya english patient ile yeniden başlasınlar, haklarında hayırlı olur.. ah minghella ah..

kayıp çocuklar şehri..

Posted by Hako On Ağustos - 1 - 2008

izleyeni ve hakkında herhangi bir şey okuyan herkesi yıllarca oyalayabilecek bir filmdi kayıp çocuklar şehri.. alien serisinin 4. filmi ressurrection’ın, ridley scott, james cameron ve david fincher gibi ilk 3 filmi çekmiş yönetmenlerden sonra güvenildiği yönetmen olması nedeniyle jean-pierre jeunet o dönem dikkatimi oldukça çekmişti.. güzel bir film de olmuştu hani.. ripley’in yanı sıra ilk kez karşılaştığım yüzler eşliğinde bir yaratık değişik bir tecrübe olmuştu.. kleptoman winona ryder sayılmaz bu yeni yüzler arasında.. en önemlilerinden birisi olan dominic pinon‘un ise jeunet ile olan ilgisi çok daha eskilere dayanmaktaydı sonradan öğrendik.. kaldı ki oyuncu nerdeyse bütün jeunet filmlerinde rol almış.. şarküteri‘de, kayıp çocuklar şehri’nde, amelie’de, a very long engagement’da, ve evet resurrection’da.. en son ise jeunet’nin kayıp çocuklar şehri’ndeki ortağı marc caro yönetmenliğinde dante 01‘de.. bu yıl festivalde kaçırdığıma deli gibi pişmanım..
jeunet ya da caro hakkında yazılacak herhangi bir yazı elinizde olmadan hyper-text’e dönüşüveriyor.. referansların sayısı ve çeşitliliği o kadar belirgin ki, bir çok konuda bilgilenmek ve bilgilendirmek durumunda kalmanız kaçınılmaz.. bir açıdan bir sinema okulu oldukları kesin.. pitof ellerinde yetişmiş örneğin.. daha sonra tamamı dijital çekilen ilk filme imza atan yönetmen oluvermiş pitof; vidocq..

gelelim filme.. kayıp çocuklar şehri’nin konusu kısaca şu: bir klon olan krank (daniel emilfork), erken yaşlanmaktan muzdarip.. bir türlü göremediği mutlu rüyaların eksikliğinin onu erken yaşlandırdığından şüpheli.. yakın bir şehirdeki çocukları çalıp onlardan ödünç! aldığı rüyalarla bunu engellemeye çalışmakta.. kendisi gibi klon, birbirinin eşi 6 kardeş (dominic pinon) ve anneleri Mademoiselle Bismuth (mirelle mosé) ve akvaryumda bir beyin ve ona bağlı elektro-mekanik bir oluşumdan ibaret amcaları krank’a yardımcı olmaktalar.. bu arada olan biteni, yaptığı klonları unutmuş le scaphandrier (yine dominic pinon) yarım akıllı dev sirk göstericisi bir (ron perlman) ve miette (judith vittet)  sayesinde olanları hatırlayıp yaptığının telafisine girişmekte.. bir ve miette’in olaylara karışmasının nedeni ise bir’in küçük kardeşinin krank tarafından kaçırılması.. bu arada olayların içersinde siyam ikizi, şeytan kalplilerli yetimhane müdiresileri ahtapot (Geneviève Brunet ve Odile Mallet) ve pire eğitmeni marcello da işin içine girince ortalık epeyce karışıyor.. set tasarımından kostümlerine kadar herşeyiyle bir klasik olmaktan çok çok öteye geçen bir film kayıp çocuklar şehri.. yaklaşık yirmi yıldan sonra tümü stüdyoda çekilen ilk fransız filmi olma özelliğini taşıyor.. görülen tüm ortam ve setler inşa edilmiş gerçekten.. hareket eden her şey mekanik.. pitof’a sadece laterna sesinden emir alan pireler ortaya çıktığında iş düşmüş 3D renderinglerde.. aynı çorabı içine girerek makyajla birbirlerine benzetilen siyam ikizleri bile film hilesiz.. aynı elbiseleri paylaşarak rolü gerçekleştirmişler oyuncular.. özellikle birlikte yemek yaptıkları sahne inanılmaz.. sadece o bölüm bile izlenebilir desem yeridir.. ek özelliklerde provalarını izlediğimde inanılmaz şaşırmıştım..
başrol oyuncularından ron perlman yarım yamalak fransızcasıyla pek iyi duruyor.. avrupa’da bütün kasting ajansları aranıp bitirilip oyuncu bulunamayınca jeunet alien:resurrection’da da birlikte çalışacağı ron perlman’ı tercih etmiş.. mütevazi ama dolu dolu bir filmografisi var ron perlman’ın.. fiziksel görünüşü fantastik filmlerin vazgeçilmez oyuncularından yapıyor o’nu.. en son hiti guillermo del toro yönetiminde hellboy ise bunlardan sadece birisi.. bizim eskiler aslan adam vincent dediğimde hemen hatırlayacaklardır zaten perlman’ı.. terminator abla linda hamilton‘la birlikte oynadığı güzel ve çirkin dizisinden..

diğer oyunculardan ticky holgado yine tüm jeunet ya da caro filmlerinde mevcut.. en belirgin olarak kendisini amelie’de vesikalık fotoğrafın yanyana 4 karesinden konuşan karakter olarak hatırlayacaklardır.. rufus’u amelie’nin babası rolünden hatırlayacaksınız yanı sıra.. ya da şarküteri’nin eli kanlı kasabı clapet rolündeki jean-claude dreyfus.. aynı oyuncular, farklı filmler.. ya da dominic pinon’u şarküteri’den, amelie’deki fanatik aşık rolünden, resurrection’daki tekerlekli sandalyeli vriess karakterinden.. bu arada sokakta yürüyen adam mathieu kassovitz‘miş, hayret ettim.. nerden nereye..
hep aynı ekibin işi gibi görünen filmler adı geçenler aslında bu ekip söz konusu olunca.. örneğin marc caro kayıp çocuklar şehri’nden özel efekt uzmanı  pitof‘a olan borcunu, pitof’un filmi vidocq‘ta animasyon karakterleri tasarımında yer alarak ödemiş.. her ne kadar pitof daha sonrasında halle berry’li ve sharon stone’lu catwoman fiyaskosu ile (ki halle berry’nin dili bile kurtarmamıştır yapımı) biraz gerilere düştüyse de, vidocq her dem kurtaracaktır kendisini..

kostümleri jean-paul gaultier imzalı kayıp çocuklar şehri.. caro’nun özel isteğiymiş gaultier.. kendisini 5. element filmini de renklendirirken görmüştük.. set tasarımı ve sanat yönetimi jean rabasse ve marc caro’ya ait.. ilginç ve gizemli bir adam caro.. ortalarda görünmeyi ve fotoğraf vermeyi pek sevmiyor.. kayıp çocuklar şehri’nin kamera arkasıdan özellikle kendi isteğiyle görünmemiş.. filmin müziği angelo badalamenti‘nin, görüntü yönetmeni ise jeunet’nin alien:resurrection’da da birlikte çalıştığı darius khondji..

kayıp çocuklar şehri sadece film olarak değil, beraberinde getirdiği yepyeni, zamanı ve adı olmayan dünyasıyla da heyecan verici.. her açıdan dikkat çekici, sinema sevenlerin ilk on listesine hemen girebilecek yeterlilikte bir film.. yoksa ilk 3 mü demeliydim.. ayrıca DVD gerçekten çok özenli bir çalışma olmuş.. fiyatıyla karşılaştırıldığında elinize geçenler paha biçilmez.. her zamanki uyarım yani yine; çok sevdiklerinizi alın ki endüstri yaşasın..

akıl almaz bir sinema deneyimi..

Posted by Hako On Temmuz - 31 - 2008

diyecek olsam bile az gelir dark knight için.. ilk filmlerinden beri sıkı takipçisi olduğumuz christopher nolan artık olağanüstülüğüyle can sıkmaya bile başlamış.. memento, insomnia, batman begins, the prestige, ve en son dark knight.. yeter artık diyeceği geliyor insanın.. çok da uzun olmayan filmografisinde ciddi anlamda çok iyi filmlere imza atmış bir yönetmen.. gencecik bir de; diğer ustalarla karşılaştırıldığında.. daha 38 yaşında..

dark knight’a emeği geçmiş herkesin filmografisine bakmak istesek yazmakla ve okumakla bitiremeyiz; bu aşikar.. bu nedenle metin içersindeki linkleri takibinizi rica ediyor, keyifli okumalar diliyorum..

filmin bendeki etkisinin en önemli nedenlerinden biri de IMAX ve THX teknolojileriyle donatılmış bir salonda izlemiş olmak sanırım.. gerçekten büyüleyici bir ses ve görüntü deneyimi.. henüz bihaber olanlara şiddetle tavsiye olunur.. 22m.’ye 16m bir perdede, gerçekten filmin içersinde olma hissi deneyimlenmekte.. 35mm. standart sinema filmi yerine 70mm. film kullanılıyor IMAX gösterimleri için.. yani sadece gösterimle ilgili bir teknoloji değil IMAX.. çekim ve montaj aşamasında da bu teknoloji düşünülerek film hayat buluyor.. ayrıca IMAX gösterim makinalarındaki ışık kaynağının gökyüzüne doğrultuğunda aydan görüleceği yolunda da bir dedikodu var.. kristal parlaklığında görüntüyü de sanırım IMAX bu ışık gücüne borçlu..

oyuncu kataloğu gibi dark knight.. ilk filmi the empire of the sun’la spielberg yönetmenliğinde sinemaya başlayan ve bu şansını çok çok iyi değerlendiren christian bale, daha yeni kaybettiğimiz oyuncu heath ledger, erin brockovich’te telefon numarası yerine erin’in verdiği rakamlarla kafası karışan, ama dünyayı çekirdeğine kadar da delmekten geri durmayan yakışıklı aaron eckhart, tartışılmaz en iyi 10 oyuncudan biri ve canım 5 çayı arkadaşım michael caine, ilginç ve cesur senaryo seçimlerinin kadını maggie gyllenhaal, tartışılmaz en iyi 10 oyuncudan biri daha; gary oldman, bir tane daha; morgan freeman -ki wanted’da kötü adam sloan rolü de pek bir yakışmıştı- ve lost’un “zamanda gezinen benjamin lynus yaveri richard” karakteriyle tanıdığımız nestor carbonell.. seç beğen al..

dark knight gerçekten şölenden öte geçebilen inanılmaz güzellikte bir seyirlik.. hikayesi, çekimleri, yönetimi ve oyunculuğu bir çok yerde ders olabilecek düzeyde.. diğer batman filmlerinin noir atmosferinden nolan sayesinde kurtulan seri, hayranlarını bu değişiklikle bile üzmedi.. gerisini siz hesap edin.. ilk batman filmlerindeki burtonvari (hatta batman ve batman returns’de burton’un kendisi yönetmen koltuğunda) çizgi roman havasından çıkıp daha dramatik ve büyüklere bir hikaye oldu batman nolan sayesinde.. joker’ın yüzündeki o komik palyaço boyaları bile ledger’ın yüzündeki yara izleriyle birleşince ciddi anlamda ürkütücü bir hal alıyor..

ayrıca lafı gelmişken bir daha bir batman çekilecekse ve joker olacaksa biri,o oyuncu heath ledger’ı mutlaka izlemeli.. bu jack nicholson bile olacaksa yeniden.. kötü geçirilmiş ve o şiddetin izlerini hala taşıyan asla kurtulunmamış çocukluk bir bedende ancak bu kadar can bulur.. komik, dehşet verici ve sempatik bir joker.. akıl alacak bir oyun değil ledger’ınki.. tek neden bile olsa O’nun için izlenmeli..

indiana jones ve kristal kafatası krallığı..

Posted by Hako On Temmuz - 8 - 2008

çok eleştiri okudum filmi izlemeden önce de sonra da.. genelde olumsuz bu eleştirilerin hiç biri etkileyemedi beni.. son indiana jones filminden sonra geçen onca seneden sonra, beyaz perdedeki beklenti ve etkileşimlerinin, geçen yıllar içinde ve büyüyen birikim havuzları nedeniyle değişmiş olabileceğini düşünmeyen onlarca eleştirmenin görüşüne gerçekten ihtiyacım yoktu.. bu biraz şeye benziyor; starwars’ı yıllar önce izlediğimizde maket yıldız destroyerleriyle hayretlere düştükten sonra, aynı destroyerlere olan ilgimizin 3D rendering yeni nesil uzay araçlarının onların pabucunu dama atması sonucu azalması gibi örneğin.. aynı çocuksu heyecanla bakamayacaksanız, eleştirmen, “yıllarını sinemaya vermiş adam” edasından sıyrılamayacaksanız yeni indiana jones’u izlemenin gerçekten bir faydasını göremeyeceklerini biliyor olmaları gerekirdi aslında..

bu nedenle 38 yaşında “yıllarını sinema izlemeye vermiş adam” kimliğimi bir kenara bırakarak gittim yeni indiana jones’a.. pek de sevdim.. her zamanki kaçmaca-kovalamaca, onca aksiyon, vodvile varan sakarlıklar serisi, shai’ın yapmacık serserisi.. hepsi aynı heyecanla eğlendirdi beni.. hatta kırık rus aksanlı ingilizcesine rağmen “daktır jööğğnnnsss” derken ingilizliğini hatırlayan cate blanchett bile eğlendirdi beni.. çok mu kusur lazımdı mesela.. al işte bir tane.. ama yineliyorum; indiana izlerken benim kusurları bulmaya değil, onları göz ardı edip tadını çıkarmaya ihtiyacım var daha çok..
küçük bir çocuğun yaramazlıklarını kale alıp, onları karşılarına alıp benim bile anlayamacağım şekilde anlatan ebeveynlerden farkı kalmayan eleşritmenlerin lafıyla sinemaya gidecekseniz boşverin gitsin.. çizgifilm izlerken “bu örsler de nereden geliyor, ne saçma” diyebilecek kadar büyümüş adamların ne işi olur ACME şirketiyle..

film ise evet indiana.. kristal kafatası krallığı; adı üstünde.. her zamanki gibi rengarenk, eğlenceli, saçma-sapan indiana.. vallahi artık sıkıldım; bilimkurgu izlemeye gidip de “yıldız hızı mı, ne saçma” diyenlerden gerçekten sıkıldım.. hiç birşey yazmayacağım film hakkında.. ne öyküsünün didiklenmeyen yanı kaldı ne de çekim tekniklerinin falan.. boşverin işte.. büyük perdede indiana.. çok yaşa harrison, çok yaşa steven, george.. ellerinize sağlık.. 12 yaşında çıktım salondan..

john williams imzalı müzikleri eşliğinde kendi siteysi..

casablanca..

Posted by Hako On Temmuz - 5 - 2008

uzun yıllar parça parça izleyerek bir türlü bir araya getiremediğim, belki de bu yüzden bir türlü ilgi duyamadığım bir filmdi casablanca.. ya da bazı şeylerin güzelliğini takdir edebilmek için biraz daha büyümek gerekiyor..

michael kurtiz‘in yönettiği, murray burnett ve joan allison’un everybody comes to rick’s adlı oyunundan julius ve philip epstein ve howard koch’un senaryolaştırdığı 1942 tarihli bir klasik casablanca.. başrollerini humphrey bogart (rick), ingrid bergman (ilsa), paul henreid (victor) ve claude rains‘in (yüzbaşı reanult) paylaştıkları filmi konusu 2. dünya savaşının hemen başlarında fas’ın casablanca şehrinde geçiyor.. işgal altındaki frasa’nın işgal edilmemiş sömürgesi fas’ta rick’s adlı barın sahibi rick blaine, geçmişinde faşizme karşı gerilla savaşlarında yer almış eski bir paralı asker.. elde ettikleriyle casablanca’da açtığı salonunu huzur içinde işletir gibi görünürken, işgalin hemen öncesindeki paris’te kendisini garda elinde biletiyle yağmur altında bırakan ilsa’ya aşkını kalbinde saklamaktadır.. ilsa, rick’i terkediş nedeni olan kocası victor ile amerikaya geçiç yolunda istemeden de olsa casablanca’ya düşünce, rastlantı sonucu geçiş kağıtlarını eline geçiren rick’le karşılaşmak zorunda kalır.. bu sırada geçiş kağıtlarının çalınması sırasında öldürülen iki alman kuryenin katillerinin bulunması ve çek özgürlükçü victor’un casablanca’da tutulması için gelen alman 3. ordu binbaşısı strasser’de olaylara karışır.. belirsiz bir nedenle amerikaya dönemeyen rick, eski aşkı ilsa’yı, özgürlük savaşçısı kocası victor’la, amerika’ya giden gemiye ulaşabilmeleri için lizbon’a götürecek olan uçağa bindirebilmek adına her türlü fedakarlığa hazır mıdır..

döneminde pek de cesaret edilmeyen uzun planlarıyla hem oyunculuk, hem de yönetmenlik başarılarından biri sayılan bir film casablanca.. geçen onca uzun yıla rağmen büyük bir ilgiyle izlenen bir macera ve aşk hikayesi.. asla sıkmayan, rahatsızlık vermeyecek derecede gömük romantizmi, buna rağmen incelikle işlenmiş, savaş öncesi dönemin politik özelliklerini oldukça gerçekçi yansıtan bir dönem filmi aynı zamanda.. biraz önce de belirttiğim gibi işgal altında olan bir ülkenin, işgal altında olmayan sömürgesinde, işgalci bir komutanla, işgal edilmiş bir ülkenin bölgedeki temsilcisi yüzbaşı arasındaki ayak oyunları görülmeye değer..

dooley wilson‘un sesinden asla unutulmayacak as time goes by adlı şarkı ise tabii ki filmin en büyük özelliklerinden.. “bir daha çala sam..” unutulmaz repliklerden midir, değil midir..

bu arada filmin ilk açıklanan kadrosunda rick’i ronald reagan‘ın, ilsa’yı ise ann sheridan’ın oynaması planlanmış.. yanı sıra müttefikler 8 kasım 1942′de casablanca’yı alınca filmin çekimleri ve yayınlanması konusunda da politik kaynaklı değişiklikler yaşanmış..

müzikle ilgili bir ayrıntı daha.. filmde as time goes by’ı çalıyor ve söylüyor gibi görünen dooley wilson aslında bir davulcu.. filmde şarkının olduğu sahnelerde piyano bir perde arkasında elliot carpenter tarafından çalınırken, dooley wilson onun hareketlerini taklit etmeyi öğrenmiş..

ayrıca son sahnenin çekim anı gelene dek hiç kimse-oyuncular dahil- ilsa’nın rick’le mi yoksa victor’la mı uçağa bineceğini bilmiyormuş.. filmdeki havaalanlarının gece çekimlerinin maketlerle yapılmış olmasının nedeni ise daha ilginç; çekimleri 2. dünya savaşı sırasında gerçekleşen filmin gece havaalanı sahneleri, güvenlik nedenleriyle maketlerle gerçekleştirilmiş.. rick’in her kadeh kaldırışta söylediği “Here’s looking at you, kid” repliği paris çekimlerinde bogart tarafından improvize edilmiş olup, orjinal senaryoda yer almamakta..

her kadrajı ayrı bir fotoğraf olan filmden güzel fotoğraflar için..

hala izlemeyenlere..

tek heceden oluşan isimleriyle uzakdoğulu yönetmenlerin hollywood istilası devam etmekte.. kar wai wong’da bunlardan birisi; çinli kendisi.. pek korkulası bir film değil açıkcası my blueberry nights.. ama oldukça hoş, içinizi yumuşatan bir hikayesi var.. yol hikayeleri aslında bir tutam, başrol oyuncusu belli -norah jones-, figüranları değişen bir hikayeler serisi bu.. new york’tan kalbini kıran eski sevgilisinden aklını uzak tutmak için ayrılan ve amerikayı enine geçmeyi kendine görev edinen sevimli genç hanım (jones), şehirden ayrılmadan sevgilisinin evinin karşı kaldırımında yer alan kafeye evin anahtarlarını bırakır ve kafenin sahibi genç ingilizle ( law ) tanışır.. bu tanışma 300 günlük yolculuğunda ona yaşadıklarını kartpostallar aracılığıyla anlatacağı bir dost kazandıracaktır..

ilk yol hikayesi lizzy’nin memphis tennessee’den.. karısına hala sırılsıklam aşık terkedilmiş polis memuru arnie ( david strathairn ) ve karısı güzeller güzeli sue lynne ( rachel weisz )öykünün konusu.. arnie’ye pek yardımı olamıyor lizzy’nin ama sue lynn’e kalbindekileri anlamak konusunda çok yardımı dokunuyor.. arnie rolünde david strathairn harika.. “ben beyaz pullar kralıyım” sahnesinde akıllara zarar.. gözlerinize inanamıyorsunuz.. bazı aktörleri izlerken olay başkalaşıyor işte..

ilk hikayeden sders: “sonuçta ne olduğumuz aslında başkalarında bıraktığımız hatıralar değil mi.. ya da bir hesap defterindeki veresiye kayıtları adımıza tutulmuş olan..”

ikinci hikaye ise vegaslı kumarbaz leslie ( natalie portman ).. başına buyruk, kendinden başka hiç kimseye güvenmeyen ve yalnızlığından pek memnun gibi görünen leslie, sırf yola yalnız devam etmemek için lizzy’e yalan söylüyor anlaşmaları üstüne.. sonunda babasını bile kaybettiğine kendi görene kadar inanmayan ve bunu babasının kendisini görmek için uydurduğu bir yalan olarak gören leslie’ye belki birazcık olsun birilerine güvenmeyi öğretiyor..

ikinci hikayeden ders:
leslie -benimle geçirdiğin zamandan hiç bir şey öğrenmedin değil mi? kimseye güvenmemeyi öğrenemedin..
lizzy -sen de benden hiç bir şey öğrenemedin.. herkese güvenebilmeyi..

filme ilk başlarken norah jones albümü gibi bir film izleyecek olma önyargısıyla doluydum, bu anlamda utandım iyi oldu.. nerdeyse yok gibi sesi norah jones’un.. şarkı söylerken daha doğrusu..

yönetmen kar wai wong biraz hayal kırıklığı oldu bende.. çok ters açılar kullanıyor her filminde.. dramatik etkiyi artıran bgir unsur olsa da her köşebaşında biraz itici duruyor.. bir de aradan çerçeve çıkmış gibi ağır çekimler.. her yerde her yerde.. bunun dışında ifade tarzını sevdiğim bir yönetmen.. daha anlatır tarzda.. aslında çok dışarıdan kullanılan kamera belki bu yüzden ama olsun, sıkıyor beni.. kafenin camındaki yazıların arasından oyuncu yüzü seçeceğim diye şekil oldum denilebilir.. filmin eksisi norah jones; iyi şarkıcı, kötü oyuncu.. ilk filmi belki diye, ama ne ilk filmler de gördük.. kadıncağız ezilmiş onca oyuncu arasında.. hele hele jude law’la karşılıklı olduğu sahnelerde üzüldüm kendisi için.. çünkü law başka oyuncular için okul sayılabilecek bir oyuncudur bence.. oyunundan korkarım, izlerken ezilirim diye..

finaldeki öpücük bu yılın en iyi öpücüğü.. örümcekadam’daki ters öpücüğün eksen değiştirmiş hali olsa da süperdi.. dereceye girer.. cannes’da açılış filmiydi.. bakalım neler olacak.. “yolu açık olsun” dedirten filmlerden her şeye rağmen..

www.david-strathairn.com gezilsin bir de..

saldırsın şimdi gerçek müslümanlar.. çok eğlenirim o zaman.. çünkü bu direkt dile getirlmiş bir düşünce değil, there will be blood filminden bir replik.. bana değil müraacatlar paul thomas anderson‘a yani.. senaryoyu yazan da yöneten de o.. bir de, bir şey daha; filmografisine bakarsanız, dalaşmanın pek de yerinde olmayacağını anlarsınız.. benden söylemesi.. roman ise upton sinclair’e ait..

daimi glisendo durumundaki yaylıların film boyunca beni gerdiği bir seyirdi there will be blood tecrübem.. jonny greenwood nerden çıkardıysa o partileri tebrik ederim ama.. filmin karanlık ve belirsiz havasıyla birebir örtüşen bir yaklaşımda bulunmuş.. children of men, televizyon dizileri sopranos ve saturday night live, harry potter- the goblet of fire, vanilla sky ve romeo+juliet gibi başarılı filmlere ve dizilere müzik yapmış.. saturday night live’da oyuncu olarak da ismi geçmekte..
ileriyi gören, çenesi iyi laf yapan, mütevazi ama şovmen petrolcü daniel plainview rolünde daniel day-lewis oturaklı.. bazı isimler oynamıyor sadece işte.. başka bir şey oların yaptığı iş.. my left foot’tan beri takıtılı olduğum isimlerdendir lewis.. hele gangs of new york; di caprio ve diaz’a rağmen izleyebildiysem o filmi bir nedenlerden biri lewis’tir.. in the name of the father, the age of innocence, the last of the mohicans.. dahası mevcut.. heme karşı köşede ise paul dano biraz acemi ve tecrübesiz kalmış lewis’in karşısında..
dediğim dedik adam plainview, esnekliği yok.. girişimci, anti-tez bir adam.. inandığı tek şey var; kendisi.. 3. vahiy kilisesinin sahtekar rahibi eli ( paul dano ) ile çatışmalarının arkasında birazda inancın sömürülmesi konusundaki hassasiyeti var gibi.. kaldı ki finalde bunu net olarak gözlemleyebiliyoruz.. 100.000 dolar, artı geçmişten gelen 5.000 dolarlık alacağı karşısında histerik inançlı rahip eli, başlığımız olan cümleyi defalarca vaaz verir gibi tekrarlamakta bir mahsur görmüyor; “ben sahte bir peygamberim, tanrı da batıl inançtır”.. ayrıca daniel’ın vaftizinden hemen sonra sarfettiği “boru hattı şimdi tamamdır” cümlesinde, petrolcünün içindeki inanç kavramını daha iyi anlayabiliyoruz.. işlerini aksatıyor oluşu nedeniyle bir kazı kazasında sağır olan oğlunu başka bir şehire göndermekte tereddütsüz daniel.. kaldı ki aslında çocuk gerçek oğlu bile değil, bir kazada ölen bir işçinin oğlu.. “sepetten çıkan bir piç” tanımlamasını duyuyoruz filmin ilerleyen dakikalarında oğlu için.. çocuğu asıl yanında tutma nedeni ise anlaşmaları yaparken bir çocuk yüzünün yaratacağı sempati, o kadar.. üvey kardeşi kimliğiyle yanına yerleşen bir adamı kafasına sıktığı kurşun onu öldürene kadar başını tutabilecek ve kendi elleriyle gömebilecek kadar soğuk kanlı bir adam daniel.. rahip eli’ı tahta bir lobutla öldürdükten hemen sonra “benim işim bitti” diyor, hesabı siz yapın..
ortada olan mı daha dürüst ve samimi, yoksa gizlenen, inançlarla maskelenenler mi daha doğru ya da dürüst sorgulaması filmdeki biraz.. biraz daha amerikan rüyası ve cesaret öyküsü.. uzun süresi bile dikkati dağıtmayacak bir anlatımı mevcut yine de, çok beylik gibi görünse de.. daniel day-lewis’in oscarlık oyunu için bile olsa izlemek gerek..

VIDEO

ETİKET

avatar

WP Cumulus Flash tag cloud by Roy Tanck and Luke Morton requires Flash Player 9 or better.

Hakkımda

1971′den beri yoldayım.. ciddi kaza geçirmedim, ufak tefek sıyrıklarla geldik buraya kadar.. “gönül insanıyımdır” iddiam yok, olana da pek inanmam.. sahteliklerin etiketlerle gizlenmesine karşıyım. “insan olmanın salaklıklarını büyük bir zevkle yerine getirir, kendime dert de etmem” diyen herkesle işim olur.. tersiyle görüşmeyelim..

Twitter

    Fotoğraflar

    MPE8139220071002_99_392010britain_2_100816