Hakan Erken

hayat memat meseleleri

Evet?

kainatta bir nokta olduğuma inanıyorum evet.. cümle sonunda mı, herhangi bir noktalı virgülde mi yoksa üç nokta dahilinde mi yer aldığımı henüz keşfedemedim..

inanç üzerine..

Nisan 2nd, 2008

House: “Ruhlara, ahirete, cennet-cehenneme istediğin kadar inan; ama iş bu dünyaya gelince aptal olmamakta fayda var.. “Her şeyimi bana veren ve alan tanrıdır” demek kolay.. Ama biliyorum ki karşıdan karşıya geçerken yolun iki tarafına bakacak kadar da iki yüzlüsün..”
Sezon 1 Bölüm 5-Damned If You Do

Rahibe: “Azize Agustin görmediği şeylere inanırdı.”
House: “Bu insanların yapması gereken bir iş değil miydi..?”
Sezon 1 Bölüm 5-Damned If You Do

house geri dönüyor..

Mart 28th, 2008

uzun süren yazarlar grevinden sonra pek bir sevdiğimiz dizimiz house m.d. geri dönüyor.. 21 nisandan sonra takipteyiz.. haberin orjinali ektedir.. bu arada salıdan pazartesiye alınmış haberiniz olsun..
So, House will be on Monday nights starting April 21 (with an encore of the last episode up to then). Until then “House” repeats will be on Friday nights. There will be no more House on Tuesday nights this season.

Konu izlenen ya da dinlenen olduğunda akışını kontrol edemeyecek olmamız ilgimizi, yanı sıra da algılamamızı daha yüksek tutuyor gibi geldi bana.. ne kadar bilimsel ya da çoğunluğa uygulanabilir bilmiyorum ama bana tam uydu..

Örnek vermek gerekirse; evde kendi konforumla film izlerken, durdurmak, anlamayınca başa sarmak ya da sıkıldığım yerde durup sonrasında devam etmek gibi lükslerim var.. herkes için geçerli bir durum hem de bu.. oysa ki daha temposu düşük bir filmde sinema salonunda sıkıldığım olmadı hiç.. kontrolüm dışında akıyor olması sanırım daha yoğun bir dikkat getiriyor beraberinde.. çünkü şansım yok başa almak ya da “makinist biraz durabilir misin, bir toparlayayım kendimi” demek konusunda.. bu da “sadece bir kez geçecek gözümün önünden” bilinçaltıyla, yoğun ve kesin bir algılama açıklığı getiriyor beraberinde.. işte bu nedenle salonda film izlemek daha etkileyici belki de..

Aynı şey canlı icra edilen müzik için de geçerli bana sorarsanız.. “akıp gidiyor” ve “eğer kaçarsa yakalamak olanaksız” düşünceleriyle izliyorsunuz-dinliyorsunuz çünkü.. algınızın tüm açıklığıyla dinlerken, önünüzde gerçekleşen güzelliğe bakışınız hem daha içten, hem daha beğeniyle dolu ( tabii icra güzelse ) oluyor.. dolayısıyla dinlediğinize daha bir sahip çıkıyorsunuz, daha da içine giriyorsunuz..

Bir de sanırım her şeyde olduğu gibi söz konusu olan şey fazlaca bireyin kontrolünde olunca takdir edilirliğini ve hayranlık vericiliğini yitiriyor.. düşünsenize, her istediğimizde yağmur yağdırabilen yaratıklar olsaydık, altında yürümek ne denli anlamlı olurdu.. ya da evrenin diğer tüm gizemlerine artık “inanılmaz” sıfatını yakıştırabilir miydik..

Hayran olduğumuz, taptığımız ya da peşinden gittiğimiz her şey aslında kontrol edebildiğimiz değil, bizi kontrol edebilen şeyler değil mi kısaca; hiç düşündünüz mü..

yaşam ve aşk üzerine..

Mart 15th, 2008

House: “-İnsanlar kendilerine en az çabayla en fazla getiriyi sağlayacak olan yolları seçerler..”
Sezon 1 Bölüm: 1-Pilot

Rebecca Adler: “-Bırakın da en azından başım dik öleyim..”
House: “-Yok öyle bir şey.. Vücudumuz bir yerlerde arıza verir.. Bazen 90′ında, bazen daha doğmadan; hep olacak bu ve emin ol başın dik olamazsın.. Yürüyebilsen de, görebilsen de, kendi kıçını kendin silebilsen de farketmez.. Her zaman aşağılıktır ölüm, her zaman.. Başımız dik yaşayabiliriz, ama öyle ölemeyiz..”
Sezon 1 Bölüm: 1-Pilot

House: “-Tuhaf harikadır.. Olağanın yüzlerce açıklaması vardır.. Tuhaf olanınsa hiç..”
Sezon 2 Bölüm: 4-TB or not TB

House: “-Bize bakanlar ne olduğumuzu düşünüyorsa biz oyuz..”
Sezon 2 Bölüm: 4-TB or not TB

House: “-Hatalar neden oldukları sonuçlar kadar ciddidir..”
Sezon 2 Bölüm: 8-Mistake

House: “-Akıllı çalış, çok değil.. Benim felsefe bu patron..”
Sezon 2 Bölüm: 9-Deception

her yaş, cins ve kültür seviyesi olarak türk insanı!! tuvalet kullanmayı bilmiyorsunuz.. daha nasıl girilir ondan bile haberiniz yok.. yıllardır içersinde olduğum hizmet sektörünün iyi gözlemleyicilerinden biri olarak söylüyorum; bilmiyorsunuz..

girilirken: içerde biri olma ihtimali varsa, yani kapı kapalıysa örneğin, kapıyı zorlamadan önce kibarca tıklatmakta fayda var.. neden mi kibarca, çok basit.. tuvalette çıplaklık vardır.. yani herkesten gizlediğiniz ( bazılarından olmayabilir ) organlarınız ortadadır.. ve bu organların gerekli gereksiz birileri tarafında görünmesi huzursuzluk yaratan bir durumdur.. dolayısı ile elinde pipisi olan bir erkek kapısı zorlandığında ya da öküz gibi vurulduğunda, refleks olarak kapının kilitli olduğunu bile unutmuş bir tepki verebilir.. bu da ıslanmış bir pantolon ya da damlacıklar sıçramış bir klozet kapağı durumu yaratabilir.. yani kapısı kilitli bir tuvalete girerken kapıyı belli belirsiz bir kez tıklattıktan sonra emin olmak için bir ek olarak birazcık daha sertçe vurduktan sonra, kapıyı yavaşça aralayarak girmekte fayda var..

içerde: erkekler, işeyecekseniz klozet kapağını kaldırınız.. bu önemli bir şey.. kapak havadayken bile porselen kenarlara damlattığınız şeyleri siliniz çıkarken.. onlar kuruyunca sarı sarı leke bırakıyor ve orada oturmak zorunda kalan hanımlar için hoş bir durum teşkil etmiyor.. sevmiyorlar bunu, biliyorum.. kadınlar, kullanılmış pad’ler klozete atılmaz.. bu da önemli bir kural.. her iki cins için; sifon hep çekilir..

çıkarken: sifon çekilmiş midir diye bir daha bakılır duruma.. kendi çıkarttıklarınız size batmayacaktır.. en azında benim çıkarttıklarım kadar.. yani rahat bir etkinlik yaşamak istiyorsanız, bunu sizden sonrakilerin de yaşamasını garantiye alınız..

bir de sizin bokuuzu başkaları temizlemek zorunda değildir.. garson, komi, mekan sahibi, temizlikçi.. kim olursa olsun herkes kendi kakasından sorumludur.. ya da çişinden.. komplekslerinizi başka şekilde tatmin ediniz..

bunu neden mi yazıyorum; çünkü biraz önce fıstık gibi, giyimli, asil görünümlü bir hanım çıkarken ışığı kapamadan, sifonu çekmeden ve tuvalet kağıdını çöp kutusunun dışında bırakarak çıktı da.. sırada da ben vardım.. o kızdan onların çıkacağına inanamazsınız.. yani kadınlara artı bir yaptırım daha; kanatsız melek imajınız bok dolu bir klozetle anında yerle bir olabiliyor.. dikkat..

bir şey diyeceğim şimdi.. bir grup insan adanada ska, reggea falan çalan bir yer istiyorlarmış facebookta.. şimdi mevcut repertuarları çalan gruplar da kolpa düzenin lanet grupları oldular.. istesinler, kardeşim olur hakkıdır da.. ama konuyu açmışken felek disorder arkadaşım, ben de fırsat bu fırsat ne istediğini bilemeyenlere bir laf atayım..
o lanet kolpa grupların içinde ne rockerlar, ne skacılar, reggeaciler var.. yıllardır gülpembe-long train running-sayko killer üçgeninde ( ki aha da çizdim fotolarla o üçgeni) müzisyeni çaresiz bırakan, istekleri hep aynı olan ve çalınmayınca yanındaki kıza mahcup olan ve hemen idareciye yaramaz müzisyeni şikayet eden, azcık farklı olmaya çalışan grupların aç ve işsiz kalmasına neden olan seyirci-dinleyici-yorucu-yorumcu kitlesi olarak ,istekte bulunmanızı anlarım da, lavuk düzen-kolpa grup söyleminden de uzak durun.. sinirlenirim..

arada neler çalmaya çalıştık da tepemize yıkmadılar mı sahneyi.. söyletmeyin adamı şimdi.. asıl bıktık kolpa düzenin lavuk-dönek-seviyesiz-dediğim dedik-ne istediğimi bilmeyik seyirci-yorucularından biz müzisyenler olarak.. yerinizi bilin, yapamadığınız asla da yapamayacağınız bir işe saygı şarttır.. isteyen istediğini istediği yerde gider dinler.. her şeyi çalarsın orospu olursun, tarzın olur “ama müşteri şunu da istiyor” larla boğuşursun.. doğrusu doğru olan müzisyenin aç kaldığı memlekette o kolpa düzeni izleyici kuruyor demektir.. bir de bu kolpa ne demektir bana birisi anlatsın.. bana müziği getireceksiniz sokak ağzıyla değil, sağlam eleştiriyle getirin.. dinleyici seviyesizse rahata yatar müzisyen.. önünüze bok koyarak kazanabiliyorsam neden bahçevanlıkla uğraşayım ki.. sıçmak daha kolay..

ha bir de sayko killer işte o.j. simpson.. biraz genel kültürünüz olsun.. popüler kültür çocukları olarak üst müzikal beğeniler içideyken bana da o.j. simpson kim diye sormayın..

saldırsın şimdi gerçek müslümanlar.. çok eğlenirim o zaman.. çünkü bu direkt dile getirlmiş bir düşünce değil, there will be blood filminden bir replik.. bana değil müraacatlar paul thomas anderson‘a yani.. senaryoyu yazan da yöneten de o.. bir de, bir şey daha; filmografisine bakarsanız, dalaşmanın pek de yerinde olmayacağını anlarsınız.. benden söylemesi.. roman ise upton sinclair’e ait..

daimi glisendo durumundaki yaylıların film boyunca beni gerdiği bir seyirdi there will be blood tecrübem.. jonny greenwood nerden çıkardıysa o partileri tebrik ederim ama.. filmin karanlık ve belirsiz havasıyla birebir örtüşen bir yaklaşımda bulunmuş.. children of men, televizyon dizileri sopranos ve saturday night live, harry potter- the goblet of fire, vanilla sky ve romeo+juliet gibi başarılı filmlere ve dizilere müzik yapmış.. saturday night live’da oyuncu olarak da ismi geçmekte..
ileriyi gören, çenesi iyi laf yapan, mütevazi ama şovmen petrolcü daniel plainview rolünde daniel day-lewis oturaklı.. bazı isimler oynamıyor sadece işte.. başka bir şey oların yaptığı iş.. my left foot’tan beri takıtılı olduğum isimlerdendir lewis.. hele gangs of new york; di caprio ve diaz’a rağmen izleyebildiysem o filmi bir nedenlerden biri lewis’tir.. in the name of the father, the age of innocence, the last of the mohicans.. dahası mevcut.. heme karşı köşede ise paul dano biraz acemi ve tecrübesiz kalmış lewis’in karşısında..
dediğim dedik adam plainview, esnekliği yok.. girişimci, anti-tez bir adam.. inandığı tek şey var; kendisi.. 3. vahiy kilisesinin sahtekar rahibi eli ( paul dano ) ile çatışmalarının arkasında birazda inancın sömürülmesi konusundaki hassasiyeti var gibi.. kaldı ki finalde bunu net olarak gözlemleyebiliyoruz.. 100.000 dolar, artı geçmişten gelen 5.000 dolarlık alacağı karşısında histerik inançlı rahip eli, başlığımız olan cümleyi defalarca vaaz verir gibi tekrarlamakta bir mahsur görmüyor; “ben sahte bir peygamberim, tanrı da batıl inançtır”.. ayrıca daniel’ın vaftizinden hemen sonra sarfettiği “boru hattı şimdi tamamdır” cümlesinde, petrolcünün içindeki inanç kavramını daha iyi anlayabiliyoruz.. işlerini aksatıyor oluşu nedeniyle bir kazı kazasında sağır olan oğlunu başka bir şehire göndermekte tereddütsüz daniel.. kaldı ki aslında çocuk gerçek oğlu bile değil, bir kazada ölen bir işçinin oğlu.. “sepetten çıkan bir piç” tanımlamasını duyuyoruz filmin ilerleyen dakikalarında oğlu için.. çocuğu asıl yanında tutma nedeni ise anlaşmaları yaparken bir çocuk yüzünün yaratacağı sempati, o kadar.. üvey kardeşi kimliğiyle yanına yerleşen bir adamı kafasına sıktığı kurşun onu öldürene kadar başını tutabilecek ve kendi elleriyle gömebilecek kadar soğuk kanlı bir adam daniel.. rahip eli’ı tahta bir lobutla öldürdükten hemen sonra “benim işim bitti” diyor, hesabı siz yapın..
ortada olan mı daha dürüst ve samimi, yoksa gizlenen, inançlarla maskelenenler mi daha doğru ya da dürüst sorgulaması filmdeki biraz.. biraz daha amerikan rüyası ve cesaret öyküsü.. uzun süresi bile dikkati dağıtmayacak bir anlatımı mevcut yine de, çok beylik gibi görünse de.. daniel day-lewis’in oscarlık oyunu için bile olsa izlemek gerek..

aslında..

Mart 3rd, 2008

kitle yararına yapılan her çıkışı ve eylemi anlıyor, destekliyor ve daha da arka çıkılması gerektiğini düşünüyorum.. AKP’ye hayır eylemi de bunlardan biriydi.. kişisel hak ve özgürlüklere getirilmesi sadece ihtimal olan sınırlamalara bile sonuna kadar karşıyım.. iyiyi ya da kötüyü seçme özgürlüğü bireyindir,ellerinden alınamaz.. benim adıma herhangi bir şeye, benim için iyi olanı daha iyi bildiğini düşünen hiç kimse karar veremez.. bu anlamda evet; despot, baskıcı, kararları kendi veren ve kendinden başka herkesi “diğeri” kabul eden bir yönetimi desteklemem olası olmadığı gibi, yine evet, karşısında olan her eylemi de destekler, arka çıkarım..

ama, kitlenin iyiliği adına yapılan eylemlerde, kitle çıkarlarına ters düşen her sivriliği de kınadığımı, karşısında durduğumu belirtmek isterim.. istemeyi bilmemek istediğini alamamayı, daha da fazlasını kaybetmeyi getirir.. demokratik hak talebi başka bir şeydir, sokak teröristliği başka şey..

polisle çatışmayı anlarım; tarzım olmamakla birlikte.. ama yol kenarındaki esnafın kırılan camını, parketmiş vatandaş otomobillerine verilen kasıtlı zararı anlayamam.. çocukça gelir.. sindirilmemiş bir şeyler var, hakkı savunulan kitleye ( eğer malı mülkü varsa ) içten içe duyulan bir hasetlik varmış gibi gelir.. hakkı savunulan kitlede rahatsızlık yaratan bir olgudur bu..

sizin karşınızda olanın karşısında olun.. bir şeyden habersiz ekmeğinin derdinde olanın değil.. emeğine yazık o emekçinin, - ki ağzınızdan düşürmediğiniz bir olgudur- aylarına yazık..

emek, emekçi, işçi söylemleri içinde bakkal camı kıran adam devrimci değildir, soysuzdur.. ya böyle bir eylemde yeri olmamalıdır, ya da eğer içindeyse, böyle bir eylemin kitle yararına yapıldığından söz bile edilmemelidir..

yazıklar olsun..

seviyor amerikan halkı geçmişiyle hesaplaşmayı, şimdiyi geçip önceyi özlemeyi.. ya bu toplum vicdanı sömürülüyor yıllardır, ya da üretenler de bu özlemde hemfikir.. kaçıncıdır bu “ah vahşi batı ah..” nidalarıyla alınan oscarlar..

joel ve ethan coen kardeşlere ve filme bir sözüm yok.. yazıyorlar çiziyorlar yönetiyorlar oynuyorlar.. bu yıl oscarı da götürdüler.. sorguladığım ahlaki yaklaşımın ne olduğu..
çok da beklendiği gibi biten bir film değil no country for old men.. bu açıdan da söylediği başka şeyler olmalı düye düşündürüyor.. kimse kazanmıyor, kimse kaybetmiyor.. vietnam gazisi “akıllı çocuk” yeri geliyor şişleniyor, asıl kötü adam yakayı sıyırıp yoluna gidiyor gibi durumlar söz konusu.. tek bir nota bile müzik yok.. planlar uzun ve durgun.. ama inanılmaz bir dinamiği var filmin, saniye saniye gözlerinizi kırpmadan izliyorsunuz..

yüksek basınçlı tüple adam öldürüp kilit açan sessiz sayko kilır anton chigurh rolinde javier bardem olağanüstü.. bir daha yazı tura oynarken daha iyi düşünmenizi sağlayacak kadar iyi oyun.. zaten hakkettiğini aldı.. en iyi yardımcı erkek oyuncu oscarı.. babasının izinden gitmeyen josh brolin felaket iyi.. daha da iyi olacak fikrimce.. senaryo ve yönetmen seçimleri inanılmaz son yıllarda.. american gangster’da kanusuz polis rolüyle harikaydı.. no country for old men’de ise ölene dek oynamış.. anton’un ve 2 milyon doları indirmiş llewelyn’in peşine salınan kahraman kovboy carson wells ise susturuculu bir pompalının saçmaları karşısında çaresiz.. woody harrelson başarılı korkmuş ölümden.. artık emekliliği gelmiş şerif ed tom bell rolünde tommy lee jones ise su götürmez lokomotif.. kaldı ki artık clint eastwood gibi sinemanın içinde pişen iyi yönetmenler sınıfına atladı bile ;three burials of melquiades estrada ile..

çok sevdim ben filmi.. neden en iyi film oscarı aldığı şüpheli de olsa.. dediğim gibi; fazladan dramatik etkiyi artıracak hiçbir şey kullanmadan yalın sinema diliyle çekilmiş güzel bir film no country for old men.. alınıp saklanmalı..

kefaret..

Şubat 11th, 2008

hiç bir şey söylemeden.. izleyin.. sessizce, ara vermeden..