Hakan Erken

hayat memat meseleleri

kayıp çocuklar şehri..

Hako Ağustos - 1 - 20085 YORUM

izleyeni ve hakkında herhangi bir şey okuyan herkesi yıllarca oyalayabilecek bir filmdi kayıp çocuklar şehri.. alien serisinin 4. filmi ressurrection’ın, ridley scott, james cameron ve david fincher gibi ilk 3 filmi çekmiş yönetmenlerden sonra güvenildiği yönetmen olması nedeniyle jean-pierre jeunet o dönem dikkatimi oldukça çekmişti.. güzel bir film de olmuştu hani.. ripley’in yanı sıra ilk kez karşılaştığım yüzler eşliğinde bir yaratık değişik bir tecrübe olmuştu.. kleptoman winona ryder sayılmaz bu yeni yüzler arasında.. en önemlilerinden birisi olan dominic pinon‘un ise jeunet ile olan ilgisi çok daha eskilere dayanmaktaydı sonradan öğrendik.. kaldı ki oyuncu nerdeyse bütün jeunet filmlerinde rol almış.. şarküteri‘de, kayıp çocuklar şehri’nde, amelie’de, a very long engagement’da, ve evet resurrection’da.. en son ise jeunet’nin kayıp çocuklar şehri’ndeki ortağı marc caro yönetmenliğinde dante 01‘de.. bu yıl festivalde kaçırdığıma deli gibi pişmanım..
jeunet ya da caro hakkında yazılacak herhangi bir yazı elinizde olmadan hyper-text’e dönüşüveriyor.. referansların sayısı ve çeşitliliği o kadar belirgin ki, bir çok konuda bilgilenmek ve bilgilendirmek durumunda kalmanız kaçınılmaz.. bir açıdan bir sinema okulu oldukları kesin.. pitof ellerinde yetişmiş örneğin.. daha sonra tamamı dijital çekilen ilk filme imza atan yönetmen oluvermiş pitof; vidocq..

gelelim filme.. kayıp çocuklar şehri’nin konusu kısaca şu: bir klon olan krank (daniel emilfork), erken yaşlanmaktan muzdarip.. bir türlü göremediği mutlu rüyaların eksikliğinin onu erken yaşlandırdığından şüpheli.. yakın bir şehirdeki çocukları çalıp onlardan ödünç! aldığı rüyalarla bunu engellemeye çalışmakta.. kendisi gibi klon, birbirinin eşi 6 kardeş (dominic pinon) ve anneleri Mademoiselle Bismuth (mirelle mosé) ve akvaryumda bir beyin ve ona bağlı elektro-mekanik bir oluşumdan ibaret amcaları krank’a yardımcı olmaktalar.. bu arada olan biteni, yaptığı klonları unutmuş le scaphandrier (yine dominic pinon) yarım akıllı dev sirk göstericisi bir (ron perlman) ve miette (judith vittet)  sayesinde olanları hatırlayıp yaptığının telafisine girişmekte.. bir ve miette’in olaylara karışmasının nedeni ise bir’in küçük kardeşinin krank tarafından kaçırılması.. bu arada olayların içersinde siyam ikizi, şeytan kalplilerli yetimhane müdiresileri ahtapot (Geneviève Brunet ve Odile Mallet) ve pire eğitmeni marcello da işin içine girince ortalık epeyce karışıyor.. set tasarımından kostümlerine kadar herşeyiyle bir klasik olmaktan çok çok öteye geçen bir film kayıp çocuklar şehri.. yaklaşık yirmi yıldan sonra tümü stüdyoda çekilen ilk fransız filmi olma özelliğini taşıyor.. görülen tüm ortam ve setler inşa edilmiş gerçekten.. hareket eden her şey mekanik.. pitof’a sadece laterna sesinden emir alan pireler ortaya çıktığında iş düşmüş 3D renderinglerde.. aynı çorabı içine girerek makyajla birbirlerine benzetilen siyam ikizleri bile film hilesiz.. aynı elbiseleri paylaşarak rolü gerçekleştirmişler oyuncular.. özellikle birlikte yemek yaptıkları sahne inanılmaz.. sadece o bölüm bile izlenebilir desem yeridir.. ek özelliklerde provalarını izlediğimde inanılmaz şaşırmıştım..
başrol oyuncularından ron perlman yarım yamalak fransızcasıyla pek iyi duruyor.. avrupa’da bütün kasting ajansları aranıp bitirilip oyuncu bulunamayınca jeunet alien:resurrection’da da birlikte çalışacağı ron perlman’ı tercih etmiş.. mütevazi ama dolu dolu bir filmografisi var ron perlman’ın.. fiziksel görünüşü fantastik filmlerin vazgeçilmez oyuncularından yapıyor o’nu.. en son hiti guillermo del toro yönetiminde hellboy ise bunlardan sadece birisi.. bizim eskiler aslan adam vincent dediğimde hemen hatırlayacaklardır zaten perlman’ı.. terminator abla linda hamilton‘la birlikte oynadığı güzel ve çirkin dizisinden..

diğer oyunculardan ticky holgado yine tüm jeunet ya da caro filmlerinde mevcut.. en belirgin olarak kendisini amelie’de vesikalık fotoğrafın yanyana 4 karesinden konuşan karakter olarak hatırlayacaklardır.. rufus’u amelie’nin babası rolünden hatırlayacaksınız yanı sıra.. ya da şarküteri’nin eli kanlı kasabı clapet rolündeki jean-claude dreyfus.. aynı oyuncular, farklı filmler.. ya da dominic pinon’u şarküteri’den, amelie’deki fanatik aşık rolünden, resurrection’daki tekerlekli sandalyeli vriess karakterinden.. bu arada sokakta yürüyen adam mathieu kassovitz‘miş, hayret ettim.. nerden nereye..
hep aynı ekibin işi gibi görünen filmler adı geçenler aslında bu ekip söz konusu olunca.. örneğin marc caro kayıp çocuklar şehri’nden özel efekt uzmanı  pitof‘a olan borcunu, pitof’un filmi vidocq‘ta animasyon karakterleri tasarımında yer alarak ödemiş.. her ne kadar pitof daha sonrasında halle berry’li ve sharon stone’lu catwoman fiyaskosu ile (ki halle berry’nin dili bile kurtarmamıştır yapımı) biraz gerilere düştüyse de, vidocq her dem kurtaracaktır kendisini..

kostümleri jean-paul gaultier imzalı kayıp çocuklar şehri.. caro’nun özel isteğiymiş gaultier.. kendisini 5. element filmini de renklendirirken görmüştük.. set tasarımı ve sanat yönetimi jean rabasse ve marc caro’ya ait.. ilginç ve gizemli bir adam caro.. ortalarda görünmeyi ve fotoğraf vermeyi pek sevmiyor.. kayıp çocuklar şehri’nin kamera arkasıdan özellikle kendi isteğiyle görünmemiş.. filmin müziği angelo badalamenti‘nin, görüntü yönetmeni ise jeunet’nin alien:resurrection’da da birlikte çalıştığı darius khondji..

kayıp çocuklar şehri sadece film olarak değil, beraberinde getirdiği yepyeni, zamanı ve adı olmayan dünyasıyla da heyecan verici.. her açıdan dikkat çekici, sinema sevenlerin ilk on listesine hemen girebilecek yeterlilikte bir film.. yoksa ilk 3 mü demeliydim.. ayrıca DVD gerçekten çok özenli bir çalışma olmuş.. fiyatıyla karşılaştırıldığında elinize geçenler paha biçilmez.. her zamanki uyarım yani yine; çok sevdiklerinizi alın ki endüstri yaşasın..

diyecek olsam bile az gelir dark knight için.. ilk filmlerinden beri sıkı takipçisi olduğumuz christopher nolan artık olağanüstülüğüyle can sıkmaya bile başlamış.. memento, insomnia, batman begins, the prestige, ve en son dark knight.. yeter artık diyeceği geliyor insanın.. çok da uzun olmayan filmografisinde ciddi anlamda çok iyi filmlere imza atmış bir yönetmen.. gencecik bir de; diğer ustalarla karşılaştırıldığında.. daha 38 yaşında..

dark knight’a emeği geçmiş herkesin filmografisine bakmak istesek yazmakla ve okumakla bitiremeyiz; bu aşikar.. bu nedenle metin içersindeki linkleri takibinizi rica ediyor, keyifli okumalar diliyorum..

filmin bendeki etkisinin en önemli nedenlerinden biri de IMAX ve THX teknolojileriyle donatılmış bir salonda izlemiş olmak sanırım.. gerçekten büyüleyici bir ses ve görüntü deneyimi.. henüz bihaber olanlara şiddetle tavsiye olunur.. 22m.’ye 16m bir perdede, gerçekten filmin içersinde olma hissi deneyimlenmekte.. 35mm. standart sinema filmi yerine 70mm. film kullanılıyor IMAX gösterimleri için.. yani sadece gösterimle ilgili bir teknoloji değil IMAX.. çekim ve montaj aşamasında da bu teknoloji düşünülerek film hayat buluyor.. ayrıca IMAX gösterim makinalarındaki ışık kaynağının gökyüzüne doğrultuğunda aydan görüleceği yolunda da bir dedikodu var.. kristal parlaklığında görüntüyü de sanırım IMAX bu ışık gücüne borçlu..

oyuncu kataloğu gibi dark knight.. ilk filmi the empire of the sun’la spielberg yönetmenliğinde sinemaya başlayan ve bu şansını çok çok iyi değerlendiren christian bale, daha yeni kaybettiğimiz oyuncu heath ledger, erin brockovich’te telefon numarası yerine erin’in verdiği rakamlarla kafası karışan, ama dünyayı çekirdeğine kadar da delmekten geri durmayan yakışıklı aaron eckhart, tartışılmaz en iyi 10 oyuncudan biri ve canım 5 çayı arkadaşım michael caine, ilginç ve cesur senaryo seçimlerinin kadını maggie gyllenhaal, tartışılmaz en iyi 10 oyuncudan biri daha; gary oldman, bir tane daha; morgan freeman -ki wanted’da kötü adam sloan rolü de pek bir yakışmıştı- ve lost’un “zamanda gezinen benjamin lynus yaveri richard” karakteriyle tanıdığımız nestor carbonell.. seç beğen al..

dark knight gerçekten şölenden öte geçebilen inanılmaz güzellikte bir seyirlik.. hikayesi, çekimleri, yönetimi ve oyunculuğu bir çok yerde ders olabilecek düzeyde.. diğer batman filmlerinin noir atmosferinden nolan sayesinde kurtulan seri, hayranlarını bu değişiklikle bile üzmedi.. gerisini siz hesap edin.. ilk batman filmlerindeki burtonvari (hatta batman ve batman returns’de burton’un kendisi yönetmen koltuğunda) çizgi roman havasından çıkıp daha dramatik ve büyüklere bir hikaye oldu batman nolan sayesinde.. joker’ın yüzündeki o komik palyaço boyaları bile ledger’ın yüzündeki yara izleriyle birleşince ciddi anlamda ürkütücü bir hal alıyor..

ayrıca lafı gelmişken bir daha bir batman çekilecekse ve joker olacaksa biri,o oyuncu heath ledger’ı mutlaka izlemeli.. bu jack nicholson bile olacaksa yeniden.. kötü geçirilmiş ve o şiddetin izlerini hala taşıyan asla kurtulunmamış çocukluk bir bedende ancak bu kadar can bulur.. komik, dehşet verici ve sempatik bir joker.. akıl alacak bir oyun değil ledger’ınki.. tek neden bile olsa O’nun için izlenmeli..

canlı müzik dinleyici adabı..

Hako Temmuz - 10 - 20085 YORUM

bilmezsiniz tabii.. ben daha bileni görmedim 20 senedir sahneden.. hani görsem bile iki gece üstüste gelmedi.. en sık rastlanan davranışlar listesi aşağıdadır.. bilginize..

1- “cep telefonuyla konuşuyorum dur şarkıya başlama” el işareti.. bu hareket her zaman bir numaramda, biline.. hangi hakla.. hangi haklaaaaaaaaaa.. ne diyeyim ki sana şimdi cahilcik..

2- “türkçe hareketli bişey yok mu” sorusunun sahibi dinleyici kitlesi.. fakat türkçe hareketli şeyler yerine yunanca çalınınca durumdan şikayetçi olmayan da aynı kitledir, dikkatinize.. türkçe mi bilmiyorsunuz.. bunu yerine “kapı açıp kapatı ben gıcırtıya eller havaya yapcam” deseler işimiz daha kolay olmaz mı.. “yok valla repertuarda” der kurtuluruz..

3- istekte bulunan, istediği şarkıyı ise dinlemeyen dinleyici kitlesi.. sonucu olan cümleyi yazacağım, hala anlamayanlar olacaktır.. çünkü bu kitleden insanların da bu yazıyı okuma olasılığı ve “ay bu müzisyenler de kendini ne sanıyor” diyecek olmaları olasılığı mevcut.. hemen söyliim sonuç cümleyi; “dinlemeyeceksen isteme”.. ha bir de; o kitle bu tavırlarla ne olduğunu sanıyorsa biz müzisyenler de aynı şey sanıyoruz kendimizi..

4- “sesim müzikten daha çok çıksın” kitlesi.. hoparlör sesi yükseldikçe daha da bağırabilen, wattajı meçhul insanlar topluluğu.. her yerde farkedilmeseler bir yerleri eksilen arkadaşlarımız.. popüler kültürün popüler süprüntüleri.. kendisi de dahil hiç bir şeye saygısı olmayan cücükler.. pisicikler, piscikler..

5- müziği kendi verdiği adlarla kategorize eden kitle.. “abi yaz repertuarınızda neler var”.. yaz mı, nası yani.. “süper abi, harika doğum günü müziği yaptınız”.. doğum günü şarkısı değil ama sadece.. komple set doğum günü müziğiymiş.. oysa ben politik özü olan şeyler de çaldım.. “haftasonu repertuarı”.. o ne ki.. ben neden bilmiyorum.. asansör müziği, yemek müziği, dans müziği.. ooffffff..

6- tam başlamak üzeresinizdir setinize, bir kablo ya da beklenmedik başka bir unsurda bir arıza mevcuttur.. onunla uğraşmaya başlarsınız.. zaten gecikmeden dolayı rahatsız ve huzursuzsunuzdur.. tam önünüzdeki şahsiyet “hadi hemşehrim çal bişeyler” der.. “beyefendi kablo bozuk bir saniye” cevabınıza rağmen yanıtlar beyefendi (!) : “olsun sen çal”.. “lan gerizekalı nasıl çalayım arızalı kabloyla” demek ister her müzisyen ama yapamazsınız.. çünkü “canlı müzik dinleyebilen hayvan her zaman haklıdır” gibi bir anlayış mevcut..

7- istekte bile bulunmuştur eleman.. isteği çalınmıştır hatta.. ama sıra kalkmaya gelince mekandan, şarkı arası bile beklenmeden, büyük bir tevazu ile isteğini çalan müzisyene kıçını dönerek çıkar söz konusu kişi.. terbiyesizliğin büyüklüğüne bak hele.. demek ki aynı şekilde adam yerine koymayıp, isteğini çalmamak lazımmış.. oysa ki, mekan terkedilirken en azından bir baş selamıyla müzisyenle göz göze verilen bir reverans ne kadar kıymetlidir ve yüzünüzün unutulmamasını sağlayacaktır.. bir dahaki girişinizde mekana, sevdiğiniz şarkıyla karşılanma olasılığını tek elden tepmiş bulunmaktasınız artık.. geçmiş olsun.. sizi tüm gece şarkılarıyla eğlendiren, yanınızdaki hatuna yaklaşma fırsayı sağlayan, isteğinizi bile mantıklıysa yerine getiren bu güzel insana daha iyi davranın tamam mı ciğerim..

kısaca saygı kelimesinin anlamının eksikliğinden ötürü aslında kızmamamız gereken insanlar insancıklar.. ya da izleyiciyle gerçekten gerekmediği oranda yüz göz olan şarkıcı müzisyen takımı.. ki aslında bu yakınlığın biraz da nedeni onlar.. sahne zeminde bile olsa, üzerindeki müzisyen onu herkesten birkaç santim yukarıda tutabilecekken, biraz daha farkında olalım sayın meslekdaşlarım ne olduğumuzun..

herkesin imrenerek baktığı bir yerde duruyoruz.. orda kalabilmek adına yani.. biraz daha asalet..

dinleyiciye ise sözüm şu.. çalınanı dinlersiniz.. beğenmeyenler için her çeşit müzik yapan yer mevcut.. çalınan repertuar ve tür mekanın ya da müzisyenin tercihidir.. sen geldin oturdun diye değişmez..

çok eleştiri okudum filmi izlemeden önce de sonra da.. genelde olumsuz bu eleştirilerin hiç biri etkileyemedi beni.. son indiana jones filminden sonra geçen onca seneden sonra, beyaz perdedeki beklenti ve etkileşimlerinin, geçen yıllar içinde ve büyüyen birikim havuzları nedeniyle değişmiş olabileceğini düşünmeyen onlarca eleştirmenin görüşüne gerçekten ihtiyacım yoktu.. bu biraz şeye benziyor; starwars’ı yıllar önce izlediğimizde maket yıldız destroyerleriyle hayretlere düştükten sonra, aynı destroyerlere olan ilgimizin 3D rendering yeni nesil uzay araçlarının onların pabucunu dama atması sonucu azalması gibi örneğin.. aynı çocuksu heyecanla bakamayacaksanız, eleştirmen, “yıllarını sinemaya vermiş adam” edasından sıyrılamayacaksanız yeni indiana jones’u izlemenin gerçekten bir faydasını göremeyeceklerini biliyor olmaları gerekirdi aslında..

bu nedenle 38 yaşında “yıllarını sinema izlemeye vermiş adam” kimliğimi bir kenara bırakarak gittim yeni indiana jones’a.. pek de sevdim.. her zamanki kaçmaca-kovalamaca, onca aksiyon, vodvile varan sakarlıklar serisi, shai’ın yapmacık serserisi.. hepsi aynı heyecanla eğlendirdi beni.. hatta kırık rus aksanlı ingilizcesine rağmen “daktır jööğğnnnsss” derken ingilizliğini hatırlayan cate blanchett bile eğlendirdi beni.. çok mu kusur lazımdı mesela.. al işte bir tane.. ama yineliyorum; indiana izlerken benim kusurları bulmaya değil, onları göz ardı edip tadını çıkarmaya ihtiyacım var daha çok..
küçük bir çocuğun yaramazlıklarını kale alıp, onları karşılarına alıp benim bile anlayamacağım şekilde anlatan ebeveynlerden farkı kalmayan eleşritmenlerin lafıyla sinemaya gidecekseniz boşverin gitsin.. çizgifilm izlerken “bu örsler de nereden geliyor, ne saçma” diyebilecek kadar büyümüş adamların ne işi olur ACME şirketiyle..

film ise evet indiana.. kristal kafatası krallığı; adı üstünde.. her zamanki gibi rengarenk, eğlenceli, saçma-sapan indiana.. vallahi artık sıkıldım; bilimkurgu izlemeye gidip de “yıldız hızı mı, ne saçma” diyenlerden gerçekten sıkıldım.. hiç birşey yazmayacağım film hakkında.. ne öyküsünün didiklenmeyen yanı kaldı ne de çekim tekniklerinin falan.. boşverin işte.. büyük perdede indiana.. çok yaşa harrison, çok yaşa steven, george.. ellerinize sağlık.. 12 yaşında çıktım salondan..

john williams imzalı müzikleri eşliğinde kendi siteysi..

casablanca..

Hako Temmuz - 5 - 2008YORUMLA

uzun yıllar parça parça izleyerek bir türlü bir araya getiremediğim, belki de bu yüzden bir türlü ilgi duyamadığım bir filmdi casablanca.. ya da bazı şeylerin güzelliğini takdir edebilmek için biraz daha büyümek gerekiyor..

michael kurtiz‘in yönettiği, murray burnett ve joan allison’un everybody comes to rick’s adlı oyunundan julius ve philip epstein ve howard koch’un senaryolaştırdığı 1942 tarihli bir klasik casablanca.. başrollerini humphrey bogart (rick), ingrid bergman (ilsa), paul henreid (victor) ve claude rains‘in (yüzbaşı reanult) paylaştıkları filmi konusu 2. dünya savaşının hemen başlarında fas’ın casablanca şehrinde geçiyor.. işgal altındaki frasa’nın işgal edilmemiş sömürgesi fas’ta rick’s adlı barın sahibi rick blaine, geçmişinde faşizme karşı gerilla savaşlarında yer almış eski bir paralı asker.. elde ettikleriyle casablanca’da açtığı salonunu huzur içinde işletir gibi görünürken, işgalin hemen öncesindeki paris’te kendisini garda elinde biletiyle yağmur altında bırakan ilsa’ya aşkını kalbinde saklamaktadır.. ilsa, rick’i terkediş nedeni olan kocası victor ile amerikaya geçiç yolunda istemeden de olsa casablanca’ya düşünce, rastlantı sonucu geçiş kağıtlarını eline geçiren rick’le karşılaşmak zorunda kalır.. bu sırada geçiş kağıtlarının çalınması sırasında öldürülen iki alman kuryenin katillerinin bulunması ve çek özgürlükçü victor’un casablanca’da tutulması için gelen alman 3. ordu binbaşısı strasser’de olaylara karışır.. belirsiz bir nedenle amerikaya dönemeyen rick, eski aşkı ilsa’yı, özgürlük savaşçısı kocası victor’la, amerika’ya giden gemiye ulaşabilmeleri için lizbon’a götürecek olan uçağa bindirebilmek adına her türlü fedakarlığa hazır mıdır..

döneminde pek de cesaret edilmeyen uzun planlarıyla hem oyunculuk, hem de yönetmenlik başarılarından biri sayılan bir film casablanca.. geçen onca uzun yıla rağmen büyük bir ilgiyle izlenen bir macera ve aşk hikayesi.. asla sıkmayan, rahatsızlık vermeyecek derecede gömük romantizmi, buna rağmen incelikle işlenmiş, savaş öncesi dönemin politik özelliklerini oldukça gerçekçi yansıtan bir dönem filmi aynı zamanda.. biraz önce de belirttiğim gibi işgal altında olan bir ülkenin, işgal altında olmayan sömürgesinde, işgalci bir komutanla, işgal edilmiş bir ülkenin bölgedeki temsilcisi yüzbaşı arasındaki ayak oyunları görülmeye değer..

dooley wilson‘un sesinden asla unutulmayacak as time goes by adlı şarkı ise tabii ki filmin en büyük özelliklerinden.. “bir daha çala sam..” unutulmaz repliklerden midir, değil midir..

bu arada filmin ilk açıklanan kadrosunda rick’i ronald reagan‘ın, ilsa’yı ise ann sheridan’ın oynaması planlanmış.. yanı sıra müttefikler 8 kasım 1942′de casablanca’yı alınca filmin çekimleri ve yayınlanması konusunda da politik kaynaklı değişiklikler yaşanmış..

müzikle ilgili bir ayrıntı daha.. filmde as time goes by’ı çalıyor ve söylüyor gibi görünen dooley wilson aslında bir davulcu.. filmde şarkının olduğu sahnelerde piyano bir perde arkasında elliot carpenter tarafından çalınırken, dooley wilson onun hareketlerini taklit etmeyi öğrenmiş..

ayrıca son sahnenin çekim anı gelene dek hiç kimse-oyuncular dahil- ilsa’nın rick’le mi yoksa victor’la mı uçağa bineceğini bilmiyormuş.. filmdeki havaalanlarının gece çekimlerinin maketlerle yapılmış olmasının nedeni ise daha ilginç; çekimleri 2. dünya savaşı sırasında gerçekleşen filmin gece havaalanı sahneleri, güvenlik nedenleriyle maketlerle gerçekleştirilmiş.. rick’in her kadeh kaldırışta söylediği “Here’s looking at you, kid” repliği paris çekimlerinde bogart tarafından improvize edilmiş olup, orjinal senaryoda yer almamakta..

her kadrajı ayrı bir fotoğraf olan filmden güzel fotoğraflar için..

hala izlemeyenlere..

aaahahaha.. hahahaha.. haha..

Hako Temmuz - 5 - 200819 YORUM

ıssız bir adaya düşsem yanıma alacağım 3 şey ne mi olurdu.. kate, claire ve sun.. aaaaaaaahahaha, haha, hahahahaha.. ay ölcem gülmekten..

anlamayadıklarım..

Hako Temmuz - 4 - 2008YORUMLA

bazen karşımıza çıkıyorlar.. bakınca en az iki neden geliyor aklımıza.. ama hangisi bilemiyoruz.. sorularıma soru eklemek isteyenleri ya da yanıtları olanları bekler, sevgiler sunarım..

anlayamadığım şeyler no:1
facebook, yonja, hi5 ve türevi, çöpçatan ağırlıklı sitelerde herhangi bir profil sööörç yaptığınızda karşınıza çıkan ilginç bir durumdur.. female seçeneğiyle arama yaptığınızda karşınıza gayet male, saçlı sakallı adamlar çıkar.. ya üyelik kaydı yapılırken ingilizce bilmeyen şahsiyet male-female seçeneğini yanlış işaretlemiştir, ya da kendisi eşcinseldir.. bu durumda iki çözüm önerim olacak: birincisi, cinsiyet seçiminin daha farklı şekilde gerçekleştirilmesi.. görsel örneğin; erkek için cıvata, kadın için somun gibi.. ya da direk pipi-kuku seçenekleri daha mı iyi olur ki.. neden bu kadar hor gördüğümü merak edenler şunu düşünsünler; uluslararası terimlerle ya da ingilizce ağırlığıyla bilinen bilgi ağına sırf eli çükünde hatun peşine giren abazacıkların, bu uğraşın içine en azından temel terminolojiyi çıkaracak kadar ingilizce bilmeleri gerektiğini de katmalarını beklemek ne kadar hayalperestliktir.. madem yapıyorsun cahil cesareti olmasın değil mi..

ikincisi ise kayıtlı web kullanıcısı uygulamasının yaygınlaştırılması ve bu kayıtların en azından “yes I’m a student” ya da “this is an apple” demeyi bilen isanlar seviyesinde tutulması.. “mr and miss brown went to the movies last night”dan geçtim.. gerekli minimum seviye belirlendikten sonra sadece bu seviye üstü insanların surf yapmasına izin verilmesini destekleyen ve sağlayacak olan herhangi bir uygulamayı şiddetle destekliyorum.. hepimizin iyiliği için internet faşizmine evet.. her yeri kirlettiler nete de el atmasınlar..
anlayamadıklarım devam edecek..

kimi sevsek, kimi sevmesek..

Hako Temmuz - 3 - 20081 YORUM

keşke kurtarmasaydı memleketi Atatürk.. istemedim şimdi ben de.. otursaydı, paylaşsalardı italyanı, ingilizi falan.. O’na neydi ki.. nasıl olsa takdir edilmeyecekti yapılanlar, fedakarlıklar, ölenler, yarım kalanlar.. nasıl olsa yerde kalacaktı onca yiğidin kanı, analar ağlasındı kimin umrundaydı ki..

istemedim evet.. nedeni basit; bana armağan edilen özgürlüğün, bağımsızlığın, başı dik durabilmenin tadı o kadar derindeki, şimdi sağımın solumun kurcalanması bana büyük acı veriyor.. koca memleketi yiye yiye bitiremeyen asalakların dişleri her battığında bu toprağa benim canım yanıyor.. kurtarmasaydı memleketi Ata bilmeyecektim, her gün acıdan ölmeyecektim..

hiç dokunmasaydı Ata.. memleketin anaları bacıları ingiliz, italyan orospusu olurken elini oynatmasaydı keşke.. o zaman piç olurduk, derdimiz olmazdı.. piç diyene güler geçerdik, sesimiz çıkmasa da zorumuza gitmezdi.. kurtarmasaydı memleketi Ata bilmeyecektim, her gün yeniden biçilmeyecektim..

bu nedenle yanlış yaptı Ata.. ellemeyecekti.. bunların anaları, bacıları delik deşik olacaktı.. adı sanı olmayan atalar doğuracaklardı bu memlekete.. Ata’yı sevmeyenlerin ataları hiç olacaktı..

şimdi Ata’yı sevmeyenler kendi köklerine, kendi özlerine yaptıkları ihanetin farkındalar mı acaba.. Ata olmasaydı asla sahip olamayacakları bir kimliğin alışkanlıklarını sürdüremeyeceklerinin ne kadar farkındalar.. ingiliz sömürgesi olsaydık rahatça dinini yerine getirecekmiş birileri.. hangi din olacaktı o zaman yerine getirdiği..

allahım sen akıl ver bunlara.. inandıkları kadar gerçeksen eğer..

tek heceden oluşan isimleriyle uzakdoğulu yönetmenlerin hollywood istilası devam etmekte.. kar wai wong’da bunlardan birisi; çinli kendisi.. pek korkulası bir film değil açıkcası my blueberry nights.. ama oldukça hoş, içinizi yumuşatan bir hikayesi var.. yol hikayeleri aslında bir tutam, başrol oyuncusu belli -norah jones-, figüranları değişen bir hikayeler serisi bu.. new york’tan kalbini kıran eski sevgilisinden aklını uzak tutmak için ayrılan ve amerikayı enine geçmeyi kendine görev edinen sevimli genç hanım (jones), şehirden ayrılmadan sevgilisinin evinin karşı kaldırımında yer alan kafeye evin anahtarlarını bırakır ve kafenin sahibi genç ingilizle ( law ) tanışır.. bu tanışma 300 günlük yolculuğunda ona yaşadıklarını kartpostallar aracılığıyla anlatacağı bir dost kazandıracaktır..

ilk yol hikayesi lizzy’nin memphis tennessee’den.. karısına hala sırılsıklam aşık terkedilmiş polis memuru arnie ( david strathairn ) ve karısı güzeller güzeli sue lynne ( rachel weisz )öykünün konusu.. arnie’ye pek yardımı olamıyor lizzy’nin ama sue lynn’e kalbindekileri anlamak konusunda çok yardımı dokunuyor.. arnie rolünde david strathairn harika.. “ben beyaz pullar kralıyım” sahnesinde akıllara zarar.. gözlerinize inanamıyorsunuz.. bazı aktörleri izlerken olay başkalaşıyor işte..

ilk hikayeden sders: “sonuçta ne olduğumuz aslında başkalarında bıraktığımız hatıralar değil mi.. ya da bir hesap defterindeki veresiye kayıtları adımıza tutulmuş olan..”

ikinci hikaye ise vegaslı kumarbaz leslie ( natalie portman ).. başına buyruk, kendinden başka hiç kimseye güvenmeyen ve yalnızlığından pek memnun gibi görünen leslie, sırf yola yalnız devam etmemek için lizzy’e yalan söylüyor anlaşmaları üstüne.. sonunda babasını bile kaybettiğine kendi görene kadar inanmayan ve bunu babasının kendisini görmek için uydurduğu bir yalan olarak gören leslie’ye belki birazcık olsun birilerine güvenmeyi öğretiyor..

ikinci hikayeden ders:
leslie -benimle geçirdiğin zamandan hiç bir şey öğrenmedin değil mi? kimseye güvenmemeyi öğrenemedin..
lizzy -sen de benden hiç bir şey öğrenemedin.. herkese güvenebilmeyi..

filme ilk başlarken norah jones albümü gibi bir film izleyecek olma önyargısıyla doluydum, bu anlamda utandım iyi oldu.. nerdeyse yok gibi sesi norah jones’un.. şarkı söylerken daha doğrusu..

yönetmen kar wai wong biraz hayal kırıklığı oldu bende.. çok ters açılar kullanıyor her filminde.. dramatik etkiyi artıran bgir unsur olsa da her köşebaşında biraz itici duruyor.. bir de aradan çerçeve çıkmış gibi ağır çekimler.. her yerde her yerde.. bunun dışında ifade tarzını sevdiğim bir yönetmen.. daha anlatır tarzda.. aslında çok dışarıdan kullanılan kamera belki bu yüzden ama olsun, sıkıyor beni.. kafenin camındaki yazıların arasından oyuncu yüzü seçeceğim diye şekil oldum denilebilir.. filmin eksisi norah jones; iyi şarkıcı, kötü oyuncu.. ilk filmi belki diye, ama ne ilk filmler de gördük.. kadıncağız ezilmiş onca oyuncu arasında.. hele hele jude law’la karşılıklı olduğu sahnelerde üzüldüm kendisi için.. çünkü law başka oyuncular için okul sayılabilecek bir oyuncudur bence.. oyunundan korkarım, izlerken ezilirim diye..

finaldeki öpücük bu yılın en iyi öpücüğü.. örümcekadam’daki ters öpücüğün eksen değiştirmiş hali olsa da süperdi.. dereceye girer.. cannes’da açılış filmiydi.. bakalım neler olacak.. “yolu açık olsun” dedirten filmlerden her şeye rağmen..

www.david-strathairn.com gezilsin bir de..

sahne ve sahne sistemleri konusunda en cimri memleketlerden birisi olduğumuz söylenebilir genele bakınca.. estetik ve kaliteden çok, bütçeye uygunluk gözetiliyor bu konularda.. aynı organizasyon içersinde yer alan diğer bütün unsurlarda kese ağzına kadar açılırsa bile, ses sistemleri, ışık, dekor söz konusu olunca nedense birden aynı keselerin ağzı bir anda büzüşüyor.. oysaki gösteri işinin büyük oranda sırtını dayadığı ses-ışık-dekor şeytan üçgeninde kaybolup gidiyor bir çok büyük gösteri gereken özen gösterilmediği, gereken maliyetler karşılanmadığı için.. para parayı çeker atasözüyle iş yapmaya çalışan ama nedense en gerekli yerlere harcama yapmayan bir endüstri içersinde yapılabilecek en yiğitçe şeyleri yapabilen, en getirilmez; belki de talep görmeyecek ürün ve hizmetleri Türkiye’ye getiren şirketleri burda saygıyla selamlıyorum..

bunlardan biri Benart Ses Işık Görüntü ve Sahne Sistemleri.. sahibi Benan Ekici’nin kendi doymak bilmez merak ve mesleğine olan saf ilgisi sayesinde geniş ve gerçekten piyasada bulamayacağınız ürün çeşitliliğine sahip Benart.. yurt içi yurt dışı, olası her ses ve ışık sistemleri fuarının müdavimi olan Benan Ekici, gözünü kırpmadan alıp getiriyor işe yarayacağını düşündüğü ne varsa.. işin asıl güzel tarafı bundaki amacı yalnızca söz konusu sistemlerin ülkemizdeki tasarımcı, yapımcı ve yönetmenlerin de kullanımına sunulabilmesi.. iş teknolojiye geldiğinde kimden ne aşağı kalır yanımız var ki..

bu çerçeve içersinde ürün portföyünde yer alan iki ürün özellikle ilgi çekici.. bunlardan ikisi de, rgb (red-green-blue) LED (light emiting diod) kullanımı ile düşük çözünürlükte animasyon, fon boyama ve görüntü olanağı sağlayan biri belçika diğeri ingiltere merkezli ürünler..

belçikadan bize ulaşan showled ürünleri, geniş bir kullanım alanına sahip.. basit kullanımlık yıldızlı gökyüzü efekti sağlayan star cloth perdelerden tutun, aynı perdenin animasyon yapmayan ama renkli yıldızlar da yapabileceğiniz chameleon (bukalemun) perdelerine ve asıl dikkat çekici ürün olan animasyon star cloth’lara kadar bir ürün çeşitliliği mevcut.. animasyonlu star cloth’da metrekarede yer alan yaklaşık 30 kadar 16 milyon renk olanağı sağlayan rgb led’ler, eşsiz bir kontrol ünitesi ile dmx sinyal protokolü üzerinden komut almakta.. her biri iki kola ayrılan 8 ayrı kanal üzerinde yer alan 128 led, perde üzerinde iki boyutlu olarak belirlenmiş koordinatlarda yer almaktadır.. ve bu koordinatların kayıtlı olduğu giriş soketlerindeki çipler yardımıyla, siz hangi kanala takarsanız takın, ledler doğru sinyali alabilmektedir.. çünkü her kanal zaten kendi adresini kendi çipinden bilmekte ve sinyali hangi kanaldan gelirse gelsin doğru ledlere yönlendirebilmektedir.. kontrol ünitelerine kadar ise sinyal TCIP protok ile ethernet 1000 base hızında ulaşmaktadır.. bu yüzden bu sistemlerde gigaswitch kullanımı bir gereksinimdir.. perdeler bir pc ya da dizüstü bilgisayardan, kurulan arkaos vj programı ve showled’in arkaos’la uyum yazılımı olan projector aracılığıyla rahatça kullanılabilmektedir.. sistem ayrıca herhangi bir otomasyon sistemi ile de dmx protokol üzerinden kullanıma ve zaman kontrollü ulaşıma açıktır.. sistem ilk alındığında arkaos yazılımı ve yardımcı diğer yazılımlar da showled tarafından sağlanmakta.. herhangi yüksek çözünürlük ekrandan farkı çok büyük animasyon sistemlerinin.. daha rahat ve kaygısız bir kullanımı var.. herhangi bir yüksek çözünürlüklü led ekran ya da plazma wall’ların etkisi evdeki televizyonun çok ötesine geçemezken bu sistemlerin hem tekil kullanımı, hem de diğer sistemlerle entegresi çok etkileyici durmakta.. örneğin ortada yer alan bir plazmada görülen videonun, yanlardaki animasyon perdelerine daha düşük çözünürlükte sırf renk tonlarını ve ana kompozisyonu yansıtmak için uygulandığını düşünün.. hem bütünlük hem devamlılık açısından sağlanacak olanakların sınırı yok..

ikinci söz konusu sistem ingiliz ac lighting firmasının ürünü colorWEB.. adından da anlaşılacağı üzere bir ağ üzerinde yer alan rgb led’lerin oluşturduğu görüntü ve animasyonlar söz konusu.. iki tür ağ üzerinde olmak üzere sistem tercihi yapmak mümkün.. sistem zaten 1 metrekarelik parçalar halinde birbirine uygulanabilir şekilde satılmakta.. bunlardan ilki metrekarede 64 led yer alan 125mm led aralıklı ağ sistemi, diğeri ise metrekarede 16 led bulunan 250mm led aralıklı ağ sistemi.. tabii ki ilki ikinciye ve showled an,masyon starcloth’a nazaran daha yüksek bir çözünürlüğe sahip.. ayrıca bu sistemin diğer bir avantajı da outdoor kullanıma daha uygun olması.. güç ünitelerinin izolasyonu sağlandığında ağ sistemleri su geçirmezliğe sahip.. ayrıca ağ görüntüsü nedeniyle de aktif olmadığında arkadaki dekoru ve diğer unsurları gizlemiyor ve yine ağ görüntüsü sayesinde katman olanağı tanıyor.. tek dezavantajı showled animasyon starcloth’a nazaran daha uzun bir kurulum süresi gerektirmesi ve sistemin daha zor konfigüre ediliyor olması.. aynı sistem içersinde kullanılabilecek olan colorBLOCK ise firmanın bu sistem mantığıyla ürettiği başka bir ürün.. üzerinde her biri ayrı ayrı kumanda edilebilen 3′er led’den oluşan 4 hücre yer alan colorBLOCK, hem fon boyama hem de aynı colorWEB kullanımında olduğu gibi aniamsyonlar ve videolar dahilinde kullanıma sahip.. bu ürün aynı zamanda kendi içersinde yer alan bir çip sayesinde ortam ısısına ve nemine göre renk doygunluğunu kendi ayarlamakta.. tüm bu ürünlerin aynı zamanda dmx ile kontrol edilebildiğini söylememe bilmem gerek var mı..

söz konusu sistemlerin uygulaması ve kullanımı konusunda merak ettiğiniz soruları herken@gmail.com’a yazabilir, görüntüler ve dökümanlar için http://www.benart.net/benart/index.asp adresindeki haberler duyurular linklerini gezebilirsiniz..

VIDEO

ETİKET

avatar

WP Cumulus Flash tag cloud by Roy Tanck and Luke Morton requires Flash Player 9 or better.

Hakkımda

1971′den beri yoldayım.. ciddi kaza geçirmedim, ufak tefek sıyrıklarla geldik buraya kadar.. “gönül insanıyımdır” iddiam yok, olana da pek inanmam.. sahteliklerin etiketlerle gizlenmesine karşıyım. “insan olmanın salaklıklarını büyük bir zevkle yerine getirir, kendime dert de etmem” diyen herkesle işim olur.. tersiyle görüşmeyelim..

Twitter

    Fotoğraflar

    P11005242010 August 48255IMG_5010