Hakan Erken

hayat memat meseleleri

Evet?

kainatta bir nokta olduğuma inanıyorum evet.. cümle sonunda mı, herhangi bir noktalı virgülde mi yoksa üç nokta dahilinde mi yer aldığımı henüz keşfedemedim..

bir şey diyeceğim şimdi.. bir grup insan adanada ska, reggea falan çalan bir yer istiyorlarmış facebookta.. şimdi mevcut repertuarları çalan gruplar da kolpa düzenin lanet grupları oldular.. istesinler, kardeşim olur hakkıdır da.. ama konuyu açmışken felek disorder arkadaşım, ben de fırsat bu fırsat ne istediğini bilemeyenlere bir laf atayım..
o lanet kolpa grupların içinde ne rockerlar, ne skacılar, reggeaciler var.. yıllardır gülpembe-long train running-sayko killer üçgeninde ( ki aha da çizdim fotolarla o üçgeni) müzisyeni çaresiz bırakan, istekleri hep aynı olan ve çalınmayınca yanındaki kıza mahcup olan ve hemen idareciye yaramaz müzisyeni şikayet eden, azcık farklı olmaya çalışan grupların aç ve işsiz kalmasına neden olan seyirci-dinleyici-yorucu-yorumcu kitlesi olarak ,istekte bulunmanızı anlarım da, lavuk düzen-kolpa grup söyleminden de uzak durun.. sinirlenirim..

arada neler çalmaya çalıştık da tepemize yıkmadılar mı sahneyi.. söyletmeyin adamı şimdi.. asıl bıktık kolpa düzenin lavuk-dönek-seviyesiz-dediğim dedik-ne istediğimi bilmeyik seyirci-yorucularından biz müzisyenler olarak.. yerinizi bilin, yapamadığınız asla da yapamayacağınız bir işe saygı şarttır.. isteyen istediğini istediği yerde gider dinler.. her şeyi çalarsın orospu olursun, tarzın olur “ama müşteri şunu da istiyor” larla boğuşursun.. doğrusu doğru olan müzisyenin aç kaldığı memlekette o kolpa düzeni izleyici kuruyor demektir.. bir de bu kolpa ne demektir bana birisi anlatsın.. bana müziği getireceksiniz sokak ağzıyla değil, sağlam eleştiriyle getirin.. dinleyici seviyesizse rahata yatar müzisyen.. önünüze bok koyarak kazanabiliyorsam neden bahçevanlıkla uğraşayım ki.. sıçmak daha kolay..

ha bir de sayko killer işte o.j. simpson.. biraz genel kültürünüz olsun.. popüler kültür çocukları olarak üst müzikal beğeniler içideyken bana da o.j. simpson kim diye sormayın..

saldırsın şimdi gerçek müslümanlar.. çok eğlenirim o zaman.. çünkü bu direkt dile getirlmiş bir düşünce değil, there will be blood filminden bir replik.. bana değil müraacatlar paul thomas anderson‘a yani.. senaryoyu yazan da yöneten de o.. bir de, bir şey daha; filmografisine bakarsanız, dalaşmanın pek de yerinde olmayacağını anlarsınız.. benden söylemesi.. roman ise upton sinclair’e ait..

daimi glisendo durumundaki yaylıların film boyunca beni gerdiği bir seyirdi there will be blood tecrübem.. jonny greenwood nerden çıkardıysa o partileri tebrik ederim ama.. filmin karanlık ve belirsiz havasıyla birebir örtüşen bir yaklaşımda bulunmuş.. children of men, televizyon dizileri sopranos ve saturday night live, harry potter- the goblet of fire, vanilla sky ve romeo+juliet gibi başarılı filmlere ve dizilere müzik yapmış.. saturday night live’da oyuncu olarak da ismi geçmekte..
ileriyi gören, çenesi iyi laf yapan, mütevazi ama şovmen petrolcü daniel plainview rolünde daniel day-lewis oturaklı.. bazı isimler oynamıyor sadece işte.. başka bir şey oların yaptığı iş.. my left foot’tan beri takıtılı olduğum isimlerdendir lewis.. hele gangs of new york; di caprio ve diaz’a rağmen izleyebildiysem o filmi bir nedenlerden biri lewis’tir.. in the name of the father, the age of innocence, the last of the mohicans.. dahası mevcut.. heme karşı köşede ise paul dano biraz acemi ve tecrübesiz kalmış lewis’in karşısında..
dediğim dedik adam plainview, esnekliği yok.. girişimci, anti-tez bir adam.. inandığı tek şey var; kendisi.. 3. vahiy kilisesinin sahtekar rahibi eli ( paul dano ) ile çatışmalarının arkasında birazda inancın sömürülmesi konusundaki hassasiyeti var gibi.. kaldı ki finalde bunu net olarak gözlemleyebiliyoruz.. 100.000 dolar, artı geçmişten gelen 5.000 dolarlık alacağı karşısında histerik inançlı rahip eli, başlığımız olan cümleyi defalarca vaaz verir gibi tekrarlamakta bir mahsur görmüyor; “ben sahte bir peygamberim, tanrı da batıl inançtır”.. ayrıca daniel’ın vaftizinden hemen sonra sarfettiği “boru hattı şimdi tamamdır” cümlesinde, petrolcünün içindeki inanç kavramını daha iyi anlayabiliyoruz.. işlerini aksatıyor oluşu nedeniyle bir kazı kazasında sağır olan oğlunu başka bir şehire göndermekte tereddütsüz daniel.. kaldı ki aslında çocuk gerçek oğlu bile değil, bir kazada ölen bir işçinin oğlu.. “sepetten çıkan bir piç” tanımlamasını duyuyoruz filmin ilerleyen dakikalarında oğlu için.. çocuğu asıl yanında tutma nedeni ise anlaşmaları yaparken bir çocuk yüzünün yaratacağı sempati, o kadar.. üvey kardeşi kimliğiyle yanına yerleşen bir adamı kafasına sıktığı kurşun onu öldürene kadar başını tutabilecek ve kendi elleriyle gömebilecek kadar soğuk kanlı bir adam daniel.. rahip eli’ı tahta bir lobutla öldürdükten hemen sonra “benim işim bitti” diyor, hesabı siz yapın..
ortada olan mı daha dürüst ve samimi, yoksa gizlenen, inançlarla maskelenenler mi daha doğru ya da dürüst sorgulaması filmdeki biraz.. biraz daha amerikan rüyası ve cesaret öyküsü.. uzun süresi bile dikkati dağıtmayacak bir anlatımı mevcut yine de, çok beylik gibi görünse de.. daniel day-lewis’in oscarlık oyunu için bile olsa izlemek gerek..

aslında..

Mart 3rd, 2008

kitle yararına yapılan her çıkışı ve eylemi anlıyor, destekliyor ve daha da arka çıkılması gerektiğini düşünüyorum.. AKP’ye hayır eylemi de bunlardan biriydi.. kişisel hak ve özgürlüklere getirilmesi sadece ihtimal olan sınırlamalara bile sonuna kadar karşıyım.. iyiyi ya da kötüyü seçme özgürlüğü bireyindir,ellerinden alınamaz.. benim adıma herhangi bir şeye, benim için iyi olanı daha iyi bildiğini düşünen hiç kimse karar veremez.. bu anlamda evet; despot, baskıcı, kararları kendi veren ve kendinden başka herkesi “diğeri” kabul eden bir yönetimi desteklemem olası olmadığı gibi, yine evet, karşısında olan her eylemi de destekler, arka çıkarım..

ama, kitlenin iyiliği adına yapılan eylemlerde, kitle çıkarlarına ters düşen her sivriliği de kınadığımı, karşısında durduğumu belirtmek isterim.. istemeyi bilmemek istediğini alamamayı, daha da fazlasını kaybetmeyi getirir.. demokratik hak talebi başka bir şeydir, sokak teröristliği başka şey..

polisle çatışmayı anlarım; tarzım olmamakla birlikte.. ama yol kenarındaki esnafın kırılan camını, parketmiş vatandaş otomobillerine verilen kasıtlı zararı anlayamam.. çocukça gelir.. sindirilmemiş bir şeyler var, hakkı savunulan kitleye ( eğer malı mülkü varsa ) içten içe duyulan bir hasetlik varmış gibi gelir.. hakkı savunulan kitlede rahatsızlık yaratan bir olgudur bu..

sizin karşınızda olanın karşısında olun.. bir şeyden habersiz ekmeğinin derdinde olanın değil.. emeğine yazık o emekçinin, - ki ağzınızdan düşürmediğiniz bir olgudur- aylarına yazık..

emek, emekçi, işçi söylemleri içinde bakkal camı kıran adam devrimci değildir, soysuzdur.. ya böyle bir eylemde yeri olmamalıdır, ya da eğer içindeyse, böyle bir eylemin kitle yararına yapıldığından söz bile edilmemelidir..

yazıklar olsun..

seviyor amerikan halkı geçmişiyle hesaplaşmayı, şimdiyi geçip önceyi özlemeyi.. ya bu toplum vicdanı sömürülüyor yıllardır, ya da üretenler de bu özlemde hemfikir.. kaçıncıdır bu “ah vahşi batı ah..” nidalarıyla alınan oscarlar..

joel ve ethan coen kardeşlere ve filme bir sözüm yok.. yazıyorlar çiziyorlar yönetiyorlar oynuyorlar.. bu yıl oscarı da götürdüler.. sorguladığım ahlaki yaklaşımın ne olduğu..
çok da beklendiği gibi biten bir film değil no country for old men.. bu açıdan da söylediği başka şeyler olmalı düye düşündürüyor.. kimse kazanmıyor, kimse kaybetmiyor.. vietnam gazisi “akıllı çocuk” yeri geliyor şişleniyor, asıl kötü adam yakayı sıyırıp yoluna gidiyor gibi durumlar söz konusu.. tek bir nota bile müzik yok.. planlar uzun ve durgun.. ama inanılmaz bir dinamiği var filmin, saniye saniye gözlerinizi kırpmadan izliyorsunuz..

yüksek basınçlı tüple adam öldürüp kilit açan sessiz sayko kilır anton chigurh rolinde javier bardem olağanüstü.. bir daha yazı tura oynarken daha iyi düşünmenizi sağlayacak kadar iyi oyun.. zaten hakkettiğini aldı.. en iyi yardımcı erkek oyuncu oscarı.. babasının izinden gitmeyen josh brolin felaket iyi.. daha da iyi olacak fikrimce.. senaryo ve yönetmen seçimleri inanılmaz son yıllarda.. american gangster’da kanusuz polis rolüyle harikaydı.. no country for old men’de ise ölene dek oynamış.. anton’un ve 2 milyon doları indirmiş llewelyn’in peşine salınan kahraman kovboy carson wells ise susturuculu bir pompalının saçmaları karşısında çaresiz.. woody harrelson başarılı korkmuş ölümden.. artık emekliliği gelmiş şerif ed tom bell rolünde tommy lee jones ise su götürmez lokomotif.. kaldı ki artık clint eastwood gibi sinemanın içinde pişen iyi yönetmenler sınıfına atladı bile ;three burials of melquiades estrada ile..

çok sevdim ben filmi.. neden en iyi film oscarı aldığı şüpheli de olsa.. dediğim gibi; fazladan dramatik etkiyi artıracak hiçbir şey kullanmadan yalın sinema diliyle çekilmiş güzel bir film no country for old men.. alınıp saklanmalı..

kefaret..

Şubat 11th, 2008

hiç bir şey söylemeden.. izleyin.. sessizce, ara vermeden..

HITMAN
iki dikkate değer şey var filmde: biri olga kurylenko, diğeriyse çocukluktan itibaren eğitim alan ve o yüzden utangaç içine kapanık çocuğu hala içinde yaşatan rolü iyi çevirmiş timothy olyphant.. omuzları kapalı yürüyen, kadınlardan uzak-anne şefkati arayan genç ajan tiplemesi iyiydi.. gerisi içi boş kocaman bir hikaye.. hatta izledim korktum.. oyun uyarlamaları kötüleşti yavaştan.. ya birisi diablo’yu yapacağım derse, tırsmaz mıyım şimdi..
THE DEATHS OF IAN STONE
bu filmde ne vardı dikkate değer düşünmem gerek.. sanırım sadece mike vogel bir tek iyi oyun.. gerisi ne kötü, ne kötü.. yarışmışlar sanırım.. hele o şeytan ruhlu kadını oynayan hanım.. kızmasın ama olmamış hiç.. öl öl geri dön hikayesine takılmış bir kısım seyirciyle de karşılaştım.. hadi o konuyla ilgili; ama insan korkularını kullanarak beslenen paralel boyut yaratıkları ve bu yaratıkların bu gereksinimi “ölüm korkusu daha iyi kafa yapıyor” a çevirmeleri bir yana, “korkutma sev daha iyi besler” yaklaşımının böylesine komik masaya konulması da fena.. servisin de bir adabı vardır..
THE SEEKER DARK IS RISING
christopher eccleston
‘a neler oluyor.. film zaten olmamış.. peki sana ne oluyor be adam.. doğum günü kutlayan çocukların “hadi baba, kötü şovalye olsana bizim için” ricalarıyla masa örtüsünden pelerin giymiş, süpürgeden at yapmış muhasebeci aile babası durumu söz konusu.. oysa ki elizabeth, sonra 28 days later.. ayıp ayıp.. tek akılda kalan şey the quills’de dikkat çeken amelia warner‘ın güzelliği, o kadar.. filmse bir nevi rpg gibi.. al level level oyna tadında.. 6 işareti ele geçirme yolunda hızla ilerleyelim.. hatta koşalım, kötü şovalye baba 3 gün sonra tüm gücüne kavuşacak, ne olur o zaman dünyanın hali..

uykusuza masallar..

Ocak 31st, 2008

en yakın olduklarınızın bile size yaptığınız iş aracılığıyla saygı duymasını başarabiliyorsanız ve hem size yakın, hem de müzisyen olanların beğenisini kazanmayı becerebiliyorsanız elinizi sıkılmasının zamanı gelmiş demektir.. bu zaman feridun için çoktan geçilmiştir bile..

tını’nın idari bilimler çamlığı’nda yağmur ve gamlı için bir araya gelişinden bu yana 18 sene geçti.. bir gitar kutusunda ritm tutmaya çalışıyordum o zamanlar emrah ve gürhan gitar, feridun’sa mızıka çalarken.. uzun zaman önce gibiydi-değildi sanki.. feridunla şarkı yazmak da güzeldir, yazdıklarını çalmak da.. her iki anlamda da çalmak deyince; sahnede seslendirmek enstrümanla.. ya da arabasının torpido gözündeki karalama defterinden adı sevda’nın sözlerini çalmak.. okuyup çok beğendiğim o sözleri bana vermemişti çünkü bestelemem için.. kendisi besteleyecekti.. ama çaldım ve besteledim.. sonra uzun uzun feridun düzağaç’ın açılışı oldu adı sevda..

beni rahatta dinleyin ve köprüden önce son çıkışta aranjör, basgitarist ve diğer gitarlarda performist olarak yer aldım.. ama içinde olduğum projelerden bile ayıramadım feridun’un diğer albümlerini, hepsi bir başkaydı.. hep dinleyici alçakgönüllülüğüyle alıp, derin saygımla imzalattım.. artık bir çok dinleyicide ya da “koyu hayranım” diyebilen bir çok insanda bulunmayan bir saygıyla.. yüzüm kızarır, konuşmaya cesaret edemem bazen feridun’la.. çünkü o düzağaç’tır.. içimden şehirler geçiyor’u, paranoya’yı o yazmıştır.. adı sevda’yı ellerim titriyor çaldıp bitirdikten sonra gözleri dolu “tamam ben bestelemekten vazgeçtim, budur” demiştir, yüreğime su serpmiştir.. feridun’la geçirdiğim 18 senelik gönül kardeşliğimden sonra bile O’un karşısında duruşumun daha bir çok kişiye haddini bilme ve kıymet verme anlayışı konusunda örnek olması dileğiyle yeni albümünü kutluyorum..

herşeyden önce feridun, türkçe sözlü müziğin en büyük söz yazarlarından biri.. bunu tartışmaya bile açacak adamın çok dikkatli ve donanımlı olması gerekir ki feridun’un sözlerini feridun’la, feridun’un çevresindeki müzisyenleriyle, arkadaşlarıyla ya da benimle tartışacak olursanız gerekli donanım daha da artacaktır.. bu da had bilme konusunu yine gündeme getirmekte naçizane.. had bilme konusuna bu kadar takılmamın nedeni sahnedekinin ve sahnede olmayanın arasındaki farkların ve çizginin iyice bilindiği bir zamandan geliyor olmamdır.. en basit haliyle mikrofon karaoke barlarda müzisyen olmayana verilir der konuyu kaparım..

sözlerden sonra işin müzikal alt ve üst yapısı konusu gelir.. bu seviyede de feridun türkiye’de dalının en iyi müzisyenleriyle çalışır ve uzun zamandır birlikte olduğu sahne arkadaşları feridun’un neyi nerede istediğini feridun’dan önce bilip, gereğini yerine getirirler.. taner keleş, okan ulusoy, oya erkaya, mert alkaya, ata akdağ, nazlı başak..

uykusuza masallar uzun ve sancılı bir süreç sonucu elde edilmiş kıymetli bir ürün.. bir önceki temaca zengin albümün ticari kaybından sonra, feridun’un eğlencelik mi yoksa düşüncelik mi seçimi zorunda kalışı kadar sancılı bir süreç bu hem de.. son aşamada ise zaten olacak olan oldu ve düşünceyi seçti feridun.. minnettarım..

yıllardır aynı sahnede olduğu müzisyenlerle çalışınca, artık daha doğru ve sahne için albümle aynı sesleri taşıyan bir prodüksiyon çıkmış ortaya.. evinizde dinlediğinizle, sahnede canlı dinleyeceğiniz sesler arasında bir fark duymayacaksınız, her şarkı size tanıdık gelecek konserlerde.. bu anlamda da sahiplenmesi kolay ve keyifli bir albüm uykusuza masallar.. benim için albümde öne çıkan şarkılar funky ve kıpır kıpır haliyle ardından, synthysizer sesleri çok beğendiğim, efektli gitarlarıya biraz noir, ama güzel ballad beni bırakma ( özellikle sürpriz klibiyle kazınacak akıllarınıza, biliyor olmak büyük keyif ama kimseye söylemeyeceğim ), riiçarçıbıl pil tadında çok geç, can alper işi seksi introsuyla söz ver.. bir de öne çıkmakla kalmayıp, benim dinlediğim yerli yabancı en güzel şarkılardan biri olan yeniköy.. girişteki boğaz-boğaz işine takılmış olsam da dinledikçe içimi dağıtan bir yeniköy.. boğazları unutturan yeniköy.. bildiğim herşeyi unutturan yeniköy.. bildiğim feridun’u unutturan yeniköy.. ezberlediğim feridun’u hatırlatan yeniköy.. bu yazıyı yazarken dinlediğim yeniköy.. dinlemediyseniz hayatınız eksik yeniköy..

daha ne diyeyim feridun.. uykusuza masalları da imzalar mısın.. 2 gecedir uykusuzum..

1964 new york doğumlu genç bir yönetmen peter berg.. aslında bir oyuncu.. the kingdom’da da başrol oynayan jamie foxx ile collateral’de, robert redford, tom cruise ve meyrl streep’le lions for lambs‘de izledik son dönemde.. daha öncesinde corky romano’da ve james mangold imzalı copland’de rol almış bir oyuncu..

the kingdom, sürükleyici bir senaryo üzerine kurulu klasik de olsa beraberinde aksiyonu da getiren bir kurguya sahip, özellikle son yarım saati büyük bir heyecanla izlenen bir film.. jason bateman‘ın canlandırdığı adam leavitt’in suudi teröristlerce kaçırıldığı ve okunan bildiriden sonra kamera önünde boğazlanmaya yaklaştığı sahneler cidden can sıkıcı..

suudi arabistan sınırları içersinde etkinlik gösteren bir amerikan petrol şirketinin çalışanlarının ikamet ettiği bir yerleşke, bir barbekü ve softball pazarı öğleden sonrasında, suudi polisi üniformalı iki terörist tarafından silahlarla basılır.. ama bu baskın aslında yine aynı üniformayı giymiş bir canlı bombanın oyun sahasında kendini patlatması için şaşırtmacadır.. ilerleyen dakikalarda ise aslında bu iki olayın da, herkesin bir araya toplandığı gece saatlerinde bir ambulansı patlatarak daha büyük bir katliam yapmak için düzmece olduğunu anlarız.. gece olan büyük patlamada ise bir fbi ajanı ölünce, kahraman fbi ajanları gaza gelirler.. soruşturma için suudi krallığı’na gitme istekleri geri çevrilince de, amerikadaki bir suudi tüccara şantaj yaparak, bir suudi prensin özel havaalanına iniş için izin kopartırlar.. bundan sonrası eeekşııın!!

hep bahsettiğim son yarım saat harici filmde dikkat çeken en önemli şey üstte sağda gördüğünüz ashraf barhom‘un canlandırdığı albay faris al ghazi.. barhoum mevcut hollywood görüntüsünden çok uzak, mütevazi bir oyunculuk gösteriyor filmde.. casting’in bu filmle ilgili en büyük başarısı bu bence.. ikincisi ise jennifer garner.. atletik vücutlu bu hanım aksiyon sahnelerinde başarılı; bkz alias.. birçok eleştirmence başarılı bulunmayan elektra’da da oyununu beğenmiştim.. ayrıca eleştirmenler çok kastığı zaman da tüylerim dikleşiyor.. çok da kötü bir çizgi roman uyarlaması değildi elektra.. the kingdom’ın üçüncü casting mevzusu ise yardımcı rollerin dinamik oyucularından jeremy piven.. the kingdom’da da elçilik görevlisi dalkavuk damon schmidt rolünde kısa ve başarılı bir performansı var.. collateral, jarhead, dreamgirls ve ray’de olağanüstü oyununu izlediğimiz oscarlı jamie foxx ise the kingdom’da aynen stealth’de sergilediği beylik performanstan öte geçememiş.. son yılların en sevdiğim oyuncularından chris cooper ise yine aynı.. selam olsun kendisine..

filmin sonunda bu ölümlerin ve öldürmelerin hiç bitmeyeceğinin müjdesini veren replikler var.. orada biraz kırılıyor kalbiniz.. bu açıdan dürüst bir film olmuş the kingdom.. yani kısaca aslan amerikalılar gelip, herkesi kendilerine hayran bırakıp, arkalarında sonlanmış cinayetler, çikolata ve lolipoplar bırakarak batan güeşe doğru uzaklaşmıyorlar.. tam tersi birlikte getirdikleri kini bulaştırıp daha da büyüterek dönüyorlar geri.. arkadaşı olan fbi ajanı ölünce foxx’un garner’ın kulağına fısıldadığı şeyle, teröris ebu hamza’nın ölürken torunun kulağına fısıldadığı şey aynı: “endişe etme, hepsini öldüreceğiz..”

kısaca iyi bir seyirlik the kingdom; hep söylediğim gibi bir çok film hakkında.. aslına bakarsanız 7. sanat, benim çok da entellektüel değer beklemeden, kendimi çok kasmadan eğlencelik takip ettiğim, ama işin o lezzetli entellektüel kısmını da alırsam, o filmi başka bir yere koyduğum vazgeçilmezim.. sesi, görüntüsü, efektleri, yönetimi, çekimi ve castingiyle eğlenceli ve heyecanlı bir-kaç saat geçirebilirsek seyretmek için verdiğimiz zaman ve emeğe değdiğini görüp keyifleniyoruz, hepsi bu..

the kingdom’dan iki şey kaldı aklımda: jeremy piven’ın canlandırdığı elçilik görevlisi schmidt’in jennifer garner’ın canlandırdığı özel ajan mayes’a suudi prens geldiğinde söylediği replik: “bu memeleri saklamamız lazım”..

diğeri ise jamie foxx’un canlandırdığı özel ajan fleury’nin, ardında ne olduğunu bilmedikleri bir kapıyı açmadan hemen önce albay al ghazi’ye sorduğu “acaba tanrı şu an kimin yanında?” sorusuna müslüman albayın verdiği yanıt: “birazdan öğreneceğiz”..

ha bir de chris cooper sonlarda G3′le ateş ediyor ya.. sesini yerim ben onun.. sarsılıyor valla koca aktör.. :)
iyi seyirler..

yine aynı uyarı.. filmi izlememiş olanlar bu yazıyı okumasınlar..

25 ağustos 1958 doğumlu yönetmenimiz tim burton’ın her filmi görsel bir şölen.. bu kaçınılmaz bir çıkarım bana sorarsanız.. tim burton sevmemek ya da tim burton takdir etmemek gibi bir şeyi düşünmek bile fikrimce kimsenin haddi değildir.. buna tüm izleyiciler ve sinemacılar da dahil.. türü sevmiyor olabilirsiniz, bu başka birşey.. ama tim burton kötü yönetmen demek; haşa.. tüm filmografisini bulundurmamak ise kamuya karşı suç kapsamında olmalı, bu da işin başka yönü.. batman returns ve the planet of apes ile birazcık düşen bir grafik de göstermiş olsa bile, burton’ın kariyer grafiğinin düşen kısımlarının bile birçok bilinen yönetmenden daha yukarılarda olduğu muhakkak..

müziğiyle ve olağanüstü düş-ötesi sahnelenişi ile gerçek bir seyirlik tim burton’ın yeni filmi sweeney todd: the demon barber of fleet street.. bir müzikal.. burton’ın müzikallerle içiçeliği aşikardır, takipçileri bilirler.. nightmare before christmas ve corps bride’da ağırlıkla müzikal anlatımın hakim olduğu stop-motion filmlerdir.. ürkütücü ile komik arasında bir yerlerde gezinir burton filmleri.. kesilen gırtlakların ve insan etinden yapılmış etli pidelerin içersinde bunu korumak pek de kolay olmasa gerek.. asıl eğlenceli olanın canlılar değil ölüler diyarı olduğunu kahkahalarla öğrenmiştik corpse bride’da hatırlarsanız..

bu kez de başroller aynen corpse bride’daki gibi iki aynı oyuncuda..
geçen sefer kuklalarıyla arz-ı endam eden oyuncularımız bu kez de şarkıcılık yeteneklerini de göstermişler ek olarak.. ki oldukça da başarılılar.. nerdeyse tüm son dönem burton filmlerinin oyuncusu johnny depp ve helena bonham carter.. carter’ın fight club’daki marla singer karakterini unutmak mümkün mü.. johnny depp‘in ise artık sinemanın gerçek “more than a pretty face” aktörlerinden biri olduğunu ispatladığını belirtmeye bile gerek yok.. kendisi aynı yolda ısrarlı adımlarla, doğru senaryo ve proje seçimleriyle ilerlemekte.. yanlarında ise yine olağanüstü ve her biri okul sayılabilecek iki oyuncu var.. kraliyet güzelsanatlar üniversitesi mezunu alan rickman ( harry potter serisi takipçileri hain öğretmen severus snape rolüyle hatırlayacaklardır ) ve kraliyet shakespeare topluluğu oyuncusu timothy spall ( the last samurai filminin gazetecisi ve yine harry potter serisinin hain kılkuyruk’u ).. stephen sondheim’in müziklerini ve dariusz wolski’nin resim seçiciliğini yaptığı film bana göre bu yılın en güzel filmlerinden.. hatta birkaç son yılın..

karısına göz koyan hakimin yanlış suçlamalarla evinden çok uzakta bir hapishaneye tıkılan benjamin barker, kimlik değiştirerek intikam almak için geri döner.. o artık sweeney todd’dur.. evi londra’nın en kötü etli pidelerini yapan bayan lovett’in dükkanı olmuştur.. bayan lovett ona karısının hakimin tecavüzünden sonra kendisini zehirlediğini ve todd’un kızını da hakimin kendi evine hapsettiğini öğrenir.. bu arada todd’un eve dönüş yolundaki arkadaşı genç anthony, todd’un kızına kimin kızı olduğunu bilmeden aşık olur ve hakimle başını derde sokar.. bunlar üzerine eski evinin üst katındaki berber dükkanını yeniden işletmeye açar barker.. ama bu kez yeni adıyla ve daha farklı amaçlar için.. bu arada bayan lovett’la da öldürdüğü insanlardan etli pide yapma konusunda anlaşıp intikamları gizlemek ve üst tabakadakilerden aldıkları etlerle alttaki insanları doyurmak konusunda amacı iyi(!) olan bir anlaşma yapar.. yeni etli pideler oldukça tutulur.. ama içerde şeytanı bir şeylerin döndüğünün farkında olan cüzzamlı kadın işleri bozacaktır.. eh bu kadına da dikkat.. daha ne diyeyim artık..
ilk not: todd’un geri dönüp eski dostlarım dediği usturalarından birini eline alıp yukarı uzatarak söylediği replik şahane: “kolum artık yine eksiksiz..”

ikinci not: sonunu da söylerdim ama o kadar da yapmıyayım.. size de yazıktır deyip yazıma burada son verirken tim burton’ın ellerinden, emeği geçen herkesin gözlerinden öperim..

son not: bu arada sahtekar berber sinyor adolfo pirelli rolünde ise sacha baron cohen başarılı derim ben..

Dikkat: bu yazı henüz filmi izlememiş olanlar için tavsiye edilmez..

Hep aynı tema aslında.. aynı olması dikkat çekiciliğini de kaybettirmiyor benim açımdan.. bakınız resident evil serisi, 28 gün ve 28 hafta sonra filmleri.. ve I am legend en son.. insanlığı tüketen hastalık hep nefret..

Richard matheson romanından uyarlanan filmi Francis Lawrence çekmiş.. daha çok müzik videoları çekmiş bir yönetmen Lawrence.. britney spears, Jennifer Lopez ve green day bunlardan bazıları.. sonrasında ise keanu reeves’li constantine yönetmenin dikkat çeken filmi..

Filmin merkezinde askeri doktor yarbay Robert neville var.. manhattan’a giden köprülerin bile havaya uçurulduğu bir karantinanın bile kurtarmadığı new york boş.. doğa ondan alınanı geri almış her zamanki gibi.. bomboş şehirde tek başına olmayan robert’ın hayatında en önemli yeri köpeği samantha kaplıyor tabii ki.. ev, hayat ve av arkadaşı robert’ın.. samantha’nın havadan kapabileceği, robert’ınsa hem kan yoluyla hem de havadan gelecek virüse karşı bağışıklığı var.. aslında bilmediği ise; robert’ın kanı ilacın tek tedavisi.. burada da vurgulanansa sanırım; içi hala ailesine ve çevresindeki her şeye karşı sevgiyle dolu bir insanın, büyüyen nefrete karşı tek silah olduğu.. oysaki kanındaki sihirden habersiz Robert, yakaladığı infekte deneklerle ilacının farklı türevlerini deniyor.. ve telsizinden her gün öğlen nehir kıyısında bir iskelede beklediği, gelene barınak, korunma ve yiyecek sağlayabileceği anonsunu yapıyor.. umutsuz bekleyişi ilginç bir şekilde amacına ulaşıyor tabii.. ama sonun bu olduğunu da düşünmeyin..

Her şeyden önce etkileyici boş Manhattan görüntüleri var filmde.. paslı arabaların doldurduğu sokaklarda koşuşturan geyikler ve avlanan aslanlar.. tüm bunların yanı sıra ancak gece olunca avlanmaya çıkan ve gündüzleri ultravioleye aşırı hassas derilerini karanlık köşeler saklanarak koruyan infekte insan ve evcil hayvanlar var.. yalnız insanın çaresizlik öyküsü aslında başlangıçta film.. daha sonrasında ise robert’ın bir alfa infekte erkeğin bir şekilde kadını olan bir infekte alfa dişiyi deneyleri için kaçırmasıyla kaç kovala ve intikam filmine dönüşüyor.. will smith beklendiği standartta kalmış yine.. bana sorarsanız düşünülebilecek onca oyuncu varken yanlış bir seçim.. ama samantha’yı kendi elleriyle öldürmek zorunda kaldığı sahnede oldukça başarılı buldum.. biraz daha şu “hey dostum” şekilli rapçi edasından kurtulması lazım.. denzel da zenci değil mi..

Filmin dikkat çeken ikinci oyuncusu samantha.. bu harika tüylü oyuncu bir k9 ünitesi olarak yetiştirilmiş bir alman çoban köpeği.. filmde iki köpecik, abby ve kona tarafından canlandırılmış.. samantha’nın Robert için anlamını ise gündüz bir av sırasında bir geyiğin ardından infektelerle dolu karanlık bir depoya gözünü bile kırpmadan dalışından çıkarabiliyoruz.. buna bağlı olarak robert’ı yalnızlığının derinliğini ve samantha’nın ölümünden sonra evine yıllar sonra gelen misafir kadına ve çocuğuna yemekte pişirdikleri pastırma yüzünden neden kızdığını duyumsayabiliriz.. çünkü Robert pastırmayı belki bir kutlama için samantha’ya saklamıştır.. ve 5 yıl sonra gördüğü ilk sağlıklı insanların bile onu paylaşmasından büyük acı duymuştur..

Ve evet: insanlığı yok eden virüs bu filmde de nefret..

Film beklenen gibi son bulmuyor.. izleyince anlayacaksınız, zaten yeterince anlattım aslına bakarsanız.. henüz izlememiş ve baştaki uyarıyı da görmeyenlerden özür diliyorum.. sezonun iyi seyirliklerinden.. romanı okumak için ise sabırsızlanıyorum..