Hakan Erken

hayat memat meseleleri

Archive for Ocak, 2008

uykusuza masallar..

Posted by Hako On Ocak - 31 - 2008

en yakın olduklarınızın bile size yaptığınız iş aracılığıyla saygı duymasını başarabiliyorsanız ve hem size yakın, hem de müzisyen olanların beğenisini kazanmayı becerebiliyorsanız elinizi sıkılmasının zamanı gelmiş demektir.. bu zaman feridun için çoktan geçilmiştir bile..

tını’nın idari bilimler çamlığı’nda yağmur ve gamlı için bir araya gelişinden bu yana 18 sene geçti.. bir gitar kutusunda ritm tutmaya çalışıyordum o zamanlar emrah ve gürhan gitar, feridun’sa mızıka çalarken.. uzun zaman önce gibiydi-değildi sanki.. feridunla şarkı yazmak da güzeldir, yazdıklarını çalmak da.. her iki anlamda da çalmak deyince; sahnede seslendirmek enstrümanla.. ya da arabasının torpido gözündeki karalama defterinden adı sevda’nın sözlerini çalmak.. okuyup çok beğendiğim o sözleri bana vermemişti çünkü bestelemem için.. kendisi besteleyecekti.. ama çaldım ve besteledim.. sonra uzun uzun feridun düzağaç’ın açılışı oldu adı sevda..

beni rahatta dinleyin ve köprüden önce son çıkışta aranjör, basgitarist ve diğer gitarlarda performist olarak yer aldım.. ama içinde olduğum projelerden bile ayıramadım feridun’un diğer albümlerini, hepsi bir başkaydı.. hep dinleyici alçakgönüllülüğüyle alıp, derin saygımla imzalattım.. artık bir çok dinleyicide ya da “koyu hayranım” diyebilen bir çok insanda bulunmayan bir saygıyla.. yüzüm kızarır, konuşmaya cesaret edemem bazen feridun’la.. çünkü o düzağaç’tır.. içimden şehirler geçiyor’u, paranoya’yı o yazmıştır.. adı sevda’yı ellerim titriyor çaldıp bitirdikten sonra gözleri dolu “tamam ben bestelemekten vazgeçtim, budur” demiştir, yüreğime su serpmiştir.. feridun’la geçirdiğim 18 senelik gönül kardeşliğimden sonra bile O’un karşısında duruşumun daha bir çok kişiye haddini bilme ve kıymet verme anlayışı konusunda örnek olması dileğiyle yeni albümünü kutluyorum..

herşeyden önce feridun, türkçe sözlü müziğin en büyük söz yazarlarından biri.. bunu tartışmaya bile açacak adamın çok dikkatli ve donanımlı olması gerekir ki feridun’un sözlerini feridun’la, feridun’un çevresindeki müzisyenleriyle, arkadaşlarıyla ya da benimle tartışacak olursanız gerekli donanım daha da artacaktır.. bu da had bilme konusunu yine gündeme getirmekte naçizane.. had bilme konusuna bu kadar takılmamın nedeni sahnedekinin ve sahnede olmayanın arasındaki farkların ve çizginin iyice bilindiği bir zamandan geliyor olmamdır.. en basit haliyle mikrofon karaoke barlarda müzisyen olmayana verilir der konuyu kaparım..

sözlerden sonra işin müzikal alt ve üst yapısı konusu gelir.. bu seviyede de feridun türkiye’de dalının en iyi müzisyenleriyle çalışır ve uzun zamandır birlikte olduğu sahne arkadaşları feridun’un neyi nerede istediğini feridun’dan önce bilip, gereğini yerine getirirler.. taner keleş, okan ulusoy, oya erkaya, mert alkaya, ata akdağ, nazlı başak..

uykusuza masallar uzun ve sancılı bir süreç sonucu elde edilmiş kıymetli bir ürün.. bir önceki temaca zengin albümün ticari kaybından sonra, feridun’un eğlencelik mi yoksa düşüncelik mi seçimi zorunda kalışı kadar sancılı bir süreç bu hem de.. son aşamada ise zaten olacak olan oldu ve düşünceyi seçti feridun.. minnettarım..

yıllardır aynı sahnede olduğu müzisyenlerle çalışınca, artık daha doğru ve sahne için albümle aynı sesleri taşıyan bir prodüksiyon çıkmış ortaya.. evinizde dinlediğinizle, sahnede canlı dinleyeceğiniz sesler arasında bir fark duymayacaksınız, her şarkı size tanıdık gelecek konserlerde.. bu anlamda da sahiplenmesi kolay ve keyifli bir albüm uykusuza masallar.. benim için albümde öne çıkan şarkılar funky ve kıpır kıpır haliyle ardından, synthysizer sesleri çok beğendiğim, efektli gitarlarıya biraz noir, ama güzel ballad beni bırakma ( özellikle sürpriz klibiyle kazınacak akıllarınıza, biliyor olmak büyük keyif ama kimseye söylemeyeceğim ), riiçarçıbıl pil tadında çok geç, can alper işi seksi introsuyla söz ver.. bir de öne çıkmakla kalmayıp, benim dinlediğim yerli yabancı en güzel şarkılardan biri olan yeniköy.. girişteki boğaz-boğaz işine takılmış olsam da dinledikçe içimi dağıtan bir yeniköy.. boğazları unutturan yeniköy.. bildiğim herşeyi unutturan yeniköy.. bildiğim feridun’u unutturan yeniköy.. ezberlediğim feridun’u hatırlatan yeniköy.. bu yazıyı yazarken dinlediğim yeniköy.. dinlemediyseniz hayatınız eksik yeniköy..

daha ne diyeyim feridun.. uykusuza masalları da imzalar mısın.. 2 gecedir uykusuzum..

yabancıları kimse sevmez.. the kingdom..

Posted by Hako On Ocak - 29 - 2008

1964 new york doğumlu genç bir yönetmen peter berg.. aslında bir oyuncu.. the kingdom’da da başrol oynayan jamie foxx ile collateral’de, robert redford, tom cruise ve meyrl streep’le lions for lambs‘de izledik son dönemde.. daha öncesinde corky romano’da ve james mangold imzalı copland’de rol almış bir oyuncu..

the kingdom, sürükleyici bir senaryo üzerine kurulu klasik de olsa beraberinde aksiyonu da getiren bir kurguya sahip, özellikle son yarım saati büyük bir heyecanla izlenen bir film.. jason bateman‘ın canlandırdığı adam leavitt’in suudi teröristlerce kaçırıldığı ve okunan bildiriden sonra kamera önünde boğazlanmaya yaklaştığı sahneler cidden can sıkıcı..

suudi arabistan sınırları içersinde etkinlik gösteren bir amerikan petrol şirketinin çalışanlarının ikamet ettiği bir yerleşke, bir barbekü ve softball pazarı öğleden sonrasında, suudi polisi üniformalı iki terörist tarafından silahlarla basılır.. ama bu baskın aslında yine aynı üniformayı giymiş bir canlı bombanın oyun sahasında kendini patlatması için şaşırtmacadır.. ilerleyen dakikalarda ise aslında bu iki olayın da, herkesin bir araya toplandığı gece saatlerinde bir ambulansı patlatarak daha büyük bir katliam yapmak için düzmece olduğunu anlarız.. gece olan büyük patlamada ise bir fbi ajanı ölünce, kahraman fbi ajanları gaza gelirler.. soruşturma için suudi krallığı’na gitme istekleri geri çevrilince de, amerikadaki bir suudi tüccara şantaj yaparak, bir suudi prensin özel havaalanına iniş için izin kopartırlar.. bundan sonrası eeekşııın!!

hep bahsettiğim son yarım saat harici filmde dikkat çeken en önemli şey üstte sağda gördüğünüz ashraf barhom‘un canlandırdığı albay faris al ghazi.. barhoum mevcut hollywood görüntüsünden çok uzak, mütevazi bir oyunculuk gösteriyor filmde.. casting’in bu filmle ilgili en büyük başarısı bu bence.. ikincisi ise jennifer garner.. atletik vücutlu bu hanım aksiyon sahnelerinde başarılı; bkz alias.. birçok eleştirmence başarılı bulunmayan elektra’da da oyununu beğenmiştim.. ayrıca eleştirmenler çok kastığı zaman da tüylerim dikleşiyor.. çok da kötü bir çizgi roman uyarlaması değildi elektra.. the kingdom’ın üçüncü casting mevzusu ise yardımcı rollerin dinamik oyucularından jeremy piven.. the kingdom’da da elçilik görevlisi dalkavuk damon schmidt rolünde kısa ve başarılı bir performansı var.. collateral, jarhead, dreamgirls ve ray’de olağanüstü oyununu izlediğimiz oscarlı jamie foxx ise the kingdom’da aynen stealth’de sergilediği beylik performanstan öte geçememiş.. son yılların en sevdiğim oyuncularından chris cooper ise yine aynı.. selam olsun kendisine..

filmin sonunda bu ölümlerin ve öldürmelerin hiç bitmeyeceğinin müjdesini veren replikler var.. orada biraz kırılıyor kalbiniz.. bu açıdan dürüst bir film olmuş the kingdom.. yani kısaca aslan amerikalılar gelip, herkesi kendilerine hayran bırakıp, arkalarında sonlanmış cinayetler, çikolata ve lolipoplar bırakarak batan güeşe doğru uzaklaşmıyorlar.. tam tersi birlikte getirdikleri kini bulaştırıp daha da büyüterek dönüyorlar geri.. arkadaşı olan fbi ajanı ölünce foxx’un garner’ın kulağına fısıldadığı şeyle, teröris ebu hamza’nın ölürken torunun kulağına fısıldadığı şey aynı: “endişe etme, hepsini öldüreceğiz..”

kısaca iyi bir seyirlik the kingdom; hep söylediğim gibi bir çok film hakkında.. aslına bakarsanız 7. sanat, benim çok da entellektüel değer beklemeden, kendimi çok kasmadan eğlencelik takip ettiğim, ama işin o lezzetli entellektüel kısmını da alırsam, o filmi başka bir yere koyduğum vazgeçilmezim.. sesi, görüntüsü, efektleri, yönetimi, çekimi ve castingiyle eğlenceli ve heyecanlı bir-kaç saat geçirebilirsek seyretmek için verdiğimiz zaman ve emeğe değdiğini görüp keyifleniyoruz, hepsi bu..

the kingdom’dan iki şey kaldı aklımda: jeremy piven’ın canlandırdığı elçilik görevlisi schmidt’in jennifer garner’ın canlandırdığı özel ajan mayes’a suudi prens geldiğinde söylediği replik: “bu memeleri saklamamız lazım”..

diğeri ise jamie foxx’un canlandırdığı özel ajan fleury’nin, ardında ne olduğunu bilmedikleri bir kapıyı açmadan hemen önce albay al ghazi’ye sorduğu “acaba tanrı şu an kimin yanında?” sorusuna müslüman albayın verdiği yanıt: “birazdan öğreneceğiz”..

ha bir de chris cooper sonlarda G3′le ateş ediyor ya.. sesini yerim ben onun.. sarsılıyor valla koca aktör.. :)
iyi seyirler..

fleet sokağı’nın canavar berberi sweeney todd..

Posted by Hako On Ocak - 27 - 2008

yine aynı uyarı.. filmi izlememiş olanlar bu yazıyı okumasınlar..

25 ağustos 1958 doğumlu yönetmenimiz tim burton’ın her filmi görsel bir şölen.. bu kaçınılmaz bir çıkarım bana sorarsanız.. tim burton sevmemek ya da tim burton takdir etmemek gibi bir şeyi düşünmek bile fikrimce kimsenin haddi değildir.. buna tüm izleyiciler ve sinemacılar da dahil.. türü sevmiyor olabilirsiniz, bu başka birşey.. ama tim burton kötü yönetmen demek; haşa.. tüm filmografisini bulundurmamak ise kamuya karşı suç kapsamında olmalı, bu da işin başka yönü.. batman returns ve the planet of apes ile birazcık düşen bir grafik de göstermiş olsa bile, burton’ın kariyer grafiğinin düşen kısımlarının bile birçok bilinen yönetmenden daha yukarılarda olduğu muhakkak..

müziğiyle ve olağanüstü düş-ötesi sahnelenişi ile gerçek bir seyirlik tim burton’ın yeni filmi sweeney todd: the demon barber of fleet street.. bir müzikal.. burton’ın müzikallerle içiçeliği aşikardır, takipçileri bilirler.. nightmare before christmas ve corps bride’da ağırlıkla müzikal anlatımın hakim olduğu stop-motion filmlerdir.. ürkütücü ile komik arasında bir yerlerde gezinir burton filmleri.. kesilen gırtlakların ve insan etinden yapılmış etli pidelerin içersinde bunu korumak pek de kolay olmasa gerek.. asıl eğlenceli olanın canlılar değil ölüler diyarı olduğunu kahkahalarla öğrenmiştik corpse bride’da hatırlarsanız..

bu kez de başroller aynen corpse bride’daki gibi iki aynı oyuncuda..
geçen sefer kuklalarıyla arz-ı endam eden oyuncularımız bu kez de şarkıcılık yeteneklerini de göstermişler ek olarak.. ki oldukça da başarılılar.. nerdeyse tüm son dönem burton filmlerinin oyuncusu johnny depp ve helena bonham carter.. carter’ın fight club’daki marla singer karakterini unutmak mümkün mü.. johnny depp‘in ise artık sinemanın gerçek “more than a pretty face” aktörlerinden biri olduğunu ispatladığını belirtmeye bile gerek yok.. kendisi aynı yolda ısrarlı adımlarla, doğru senaryo ve proje seçimleriyle ilerlemekte.. yanlarında ise yine olağanüstü ve her biri okul sayılabilecek iki oyuncu var.. kraliyet güzelsanatlar üniversitesi mezunu alan rickman ( harry potter serisi takipçileri hain öğretmen severus snape rolüyle hatırlayacaklardır ) ve kraliyet shakespeare topluluğu oyuncusu timothy spall ( the last samurai filminin gazetecisi ve yine harry potter serisinin hain kılkuyruk’u ).. stephen sondheim’in müziklerini ve dariusz wolski’nin resim seçiciliğini yaptığı film bana göre bu yılın en güzel filmlerinden.. hatta birkaç son yılın..

karısına göz koyan hakimin yanlış suçlamalarla evinden çok uzakta bir hapishaneye tıkılan benjamin barker, kimlik değiştirerek intikam almak için geri döner.. o artık sweeney todd’dur.. evi londra’nın en kötü etli pidelerini yapan bayan lovett’in dükkanı olmuştur.. bayan lovett ona karısının hakimin tecavüzünden sonra kendisini zehirlediğini ve todd’un kızını da hakimin kendi evine hapsettiğini öğrenir.. bu arada todd’un eve dönüş yolundaki arkadaşı genç anthony, todd’un kızına kimin kızı olduğunu bilmeden aşık olur ve hakimle başını derde sokar.. bunlar üzerine eski evinin üst katındaki berber dükkanını yeniden işletmeye açar barker.. ama bu kez yeni adıyla ve daha farklı amaçlar için.. bu arada bayan lovett’la da öldürdüğü insanlardan etli pide yapma konusunda anlaşıp intikamları gizlemek ve üst tabakadakilerden aldıkları etlerle alttaki insanları doyurmak konusunda amacı iyi(!) olan bir anlaşma yapar.. yeni etli pideler oldukça tutulur.. ama içerde şeytanı bir şeylerin döndüğünün farkında olan cüzzamlı kadın işleri bozacaktır.. eh bu kadına da dikkat.. daha ne diyeyim artık..
ilk not: todd’un geri dönüp eski dostlarım dediği usturalarından birini eline alıp yukarı uzatarak söylediği replik şahane: “kolum artık yine eksiksiz..”

ikinci not: sonunu da söylerdim ama o kadar da yapmıyayım.. size de yazıktır deyip yazıma burada son verirken tim burton’ın ellerinden, emeği geçen herkesin gözlerinden öperim..

son not: bu arada sahtekar berber sinyor adolfo pirelli rolünde ise sacha baron cohen başarılı derim ben..

I am legend.. will smith ve manhattan cangılı..

Posted by Hako On Ocak - 21 - 2008

Dikkat: bu yazı henüz filmi izlememiş olanlar için tavsiye edilmez..

Hep aynı tema aslında.. aynı olması dikkat çekiciliğini de kaybettirmiyor benim açımdan.. bakınız resident evil serisi, 28 gün ve 28 hafta sonra filmleri.. ve I am legend en son.. insanlığı tüketen hastalık hep nefret..

Richard matheson romanından uyarlanan filmi Francis Lawrence çekmiş.. daha çok müzik videoları çekmiş bir yönetmen Lawrence.. britney spears, Jennifer Lopez ve green day bunlardan bazıları.. sonrasında ise keanu reeves’li constantine yönetmenin dikkat çeken filmi..

Filmin merkezinde askeri doktor yarbay Robert neville var.. manhattan’a giden köprülerin bile havaya uçurulduğu bir karantinanın bile kurtarmadığı new york boş.. doğa ondan alınanı geri almış her zamanki gibi.. bomboş şehirde tek başına olmayan robert’ın hayatında en önemli yeri köpeği samantha kaplıyor tabii ki.. ev, hayat ve av arkadaşı robert’ın.. samantha’nın havadan kapabileceği, robert’ınsa hem kan yoluyla hem de havadan gelecek virüse karşı bağışıklığı var.. aslında bilmediği ise; robert’ın kanı ilacın tek tedavisi.. burada da vurgulanansa sanırım; içi hala ailesine ve çevresindeki her şeye karşı sevgiyle dolu bir insanın, büyüyen nefrete karşı tek silah olduğu.. oysaki kanındaki sihirden habersiz Robert, yakaladığı infekte deneklerle ilacının farklı türevlerini deniyor.. ve telsizinden her gün öğlen nehir kıyısında bir iskelede beklediği, gelene barınak, korunma ve yiyecek sağlayabileceği anonsunu yapıyor.. umutsuz bekleyişi ilginç bir şekilde amacına ulaşıyor tabii.. ama sonun bu olduğunu da düşünmeyin..

Her şeyden önce etkileyici boş Manhattan görüntüleri var filmde.. paslı arabaların doldurduğu sokaklarda koşuşturan geyikler ve avlanan aslanlar.. tüm bunların yanı sıra ancak gece olunca avlanmaya çıkan ve gündüzleri ultravioleye aşırı hassas derilerini karanlık köşeler saklanarak koruyan infekte insan ve evcil hayvanlar var.. yalnız insanın çaresizlik öyküsü aslında başlangıçta film.. daha sonrasında ise robert’ın bir alfa infekte erkeğin bir şekilde kadını olan bir infekte alfa dişiyi deneyleri için kaçırmasıyla kaç kovala ve intikam filmine dönüşüyor.. will smith beklendiği standartta kalmış yine.. bana sorarsanız düşünülebilecek onca oyuncu varken yanlış bir seçim.. ama samantha’yı kendi elleriyle öldürmek zorunda kaldığı sahnede oldukça başarılı buldum.. biraz daha şu “hey dostum” şekilli rapçi edasından kurtulması lazım.. denzel da zenci değil mi..

Filmin dikkat çeken ikinci oyuncusu samantha.. bu harika tüylü oyuncu bir k9 ünitesi olarak yetiştirilmiş bir alman çoban köpeği.. filmde iki köpecik, abby ve kona tarafından canlandırılmış.. samantha’nın Robert için anlamını ise gündüz bir av sırasında bir geyiğin ardından infektelerle dolu karanlık bir depoya gözünü bile kırpmadan dalışından çıkarabiliyoruz.. buna bağlı olarak robert’ı yalnızlığının derinliğini ve samantha’nın ölümünden sonra evine yıllar sonra gelen misafir kadına ve çocuğuna yemekte pişirdikleri pastırma yüzünden neden kızdığını duyumsayabiliriz.. çünkü Robert pastırmayı belki bir kutlama için samantha’ya saklamıştır.. ve 5 yıl sonra gördüğü ilk sağlıklı insanların bile onu paylaşmasından büyük acı duymuştur..

Ve evet: insanlığı yok eden virüs bu filmde de nefret..

Film beklenen gibi son bulmuyor.. izleyince anlayacaksınız, zaten yeterince anlattım aslına bakarsanız.. henüz izlememiş ve baştaki uyarıyı da görmeyenlerden özür diliyorum.. sezonun iyi seyirliklerinden.. romanı okumak için ise sabırsızlanıyorum..

kedibey bu.. dinlemez..

Posted by Hako On Ocak - 20 - 2008

her gün yemek yemek için aynı yoldan tırmanıyor.. demir kapının parmaklıklarından.. aynı şekilde de iniyor.. dahi kedi..

yahu bu çok komik.. foto yani.. memur kıraç ve anarşist yvngwie..adını söyleyebilsem belki severdim bu gitarcıyı da o ayrı konu.. proje zaten komik.. hani bu son zamanlarda yapılan ortaokul- dereceli-zeka, heyecanlı-devrimci-projelerden biri daha.. “hadi türküleri batı altyapılı çalalım”.. ya da “batı parçaları bizim altyapılarla ne dersiniz” türünden.. sentez ve soytarılık kelimelerini nasıl birleştirip bir kelime sentezlesem bilemedim..

artık yaratıcılığının sonlarına gelmiş türk müzisyenlerinin son çırpınışları mıdır bilinmez, eskiye rağbet olaylarının son derece abartıldığı bir dönemdeyiz.. dolapdere big gang ince saz soslu avro-amerikan mutfağıyla şu kafede, ahmet koç bağlama kremalı mission impossible ile başka bir köşede.. kırmızı köşede ise son hitimiz -ki aslında 4 arkadaşın mavra olsun diye youtube’a konduruverdikleri bir iştir- flamenko ile tütsülenmiş evlerinin önü boyalı direk.. bir de artık bu zavallı türküyü her karaokecanhıraş vatandaş aslını unutup, “sanığğğğyooğğğrrrrrrrr” şeklinde söylemeye çalışıyor ya, kusacağım geliyor.. ve bir nokta daha: bu çalışmanın mavra halinde daha az detoneler var inanın ve daha samimi.. komik olduğuyla kalması gereken projeler artık liste başı olabiliyor bu ülkede..

yani diyeceğim şudur ki: brooklyn funk essentials ve laço tayfa klasiği in the buzzbag gibi bir albüme malzeme olabilecek bir mirasın üstünde yaşayan bizler, nasıl oluyor da miyadını doldurmuş, çaptan ve popülerlikten oldukça uzaklaşmış “hızlı” gitaristlerden medet umar hale geldik.. bir de kıraç, bi duy sesimi: yaz yenileri malmsteen de çalsın satriani de.. ama hala barış manço hala cem karaca.. abi yeter be.. valla yeter..

cumhuriyet tarihi top ten list bakınız..

1- gülpembe

2- akdeniz akşamları

3- fesupanallah

4- istiklal marşı

5- 10 yıl marşı feat. kenan doğulu

falan filan felan.. çıldıracağım..

http://www.limk.com/golimk.php?lid=120886

ha bir de bizim malsmteenciler şimdi kıraç dinlemeye başlarlar.. ama iş semerde değil arkadaşlar.. malmsteen’e ver parayı gelip evinde de çalar.. bilmez o kıraç falan.. bandı gönderirsin partiyi de fakslarsın iş biter.. ama eşek hep aynı eşek..

3:10 yuma..

Posted by Hako On Ocak - 17 - 2008

1957 çevrimini izlemedim.. ilk önce bunu belirteyim.. karşılaştırma yazısı yazmayacağım yani korkacak bir şey yok..

herşeyden önce başarılı bir çevrim, oldukça iyi bir western 3:10 to yuma.. james mangold iyi bir yönetmen,kim ne derse desin.. copland’den sonra mangold’u 2 metre derine gömen tüm eleştirmenler de kedimin kıçını öpsünler.. karşılıklı döktüren yıldız dolu kadrosu bir yana, iyi polis kirli polis konusunu en yenilikçi işleyen filmlerden biridir copland.. sly harika oynamıştır.. robert de niro, harvey keitel, janeane garofalo, ray liotta.. daha sayayım mı..

3:10 yuma‘ya dönersek; iç savaş gazisi dan evans, bacağı karşılığı kendisine 200 dolar verip, kalan hayatını yarım bir erkek olarak yaşamasına neden olan hükümete, bir kez daha hizmet şansı elde eder.. dan, olaylar sonucu evinde bir kanun kaçağını misafir etmek zorunda kalmıştır ve bu kaçağı hapishaneye giden 3:10 yuma trenine teslim etme görevini üstlenmiştir.. bu iş için de devlet kendisine 200 dolar teklif eder;ironiktir.. toprağına “sen üstünde olmadığın zaman daha çok para ediyor” söylemiyle talip olan ve ahırını bile yakan demir yolu şirketine karşılık dan evans’a koruma bile sağlamayan devlet, işi düşünce bacağına ödediği kadar parayı dan’e ödemeye razı olur.. dan, bu kurak zamanda ( ki dan çiftçilik yapmakta) sıkışmış olan ödemelerini bir nevi olsun hafifletebilmek, evine gelen hayduta ağzı sulanarak bakacak kadar kendini erkeksiz kalmış hisseden karısına ve onu bir hiç olarak gören oğluna kendini ispat edebilmek için bu teklifi kabul eder.. bundan sonrası bir yol hikayesi..

filmde oldukça belirgin verilen bir çatışma var.. kendini her gereklilikte yüzüstü bırakan değerlere karşı, kanun kaçağı ben wade’in dan evans’a hayatını kurtaracak teklifler yaptığında düştüğü ikilem.. nereye kadar ve ne için doğru olanı izlemek.. kolay olanı alıp yürüyüp gitmek mi, yoksa kendi doğruları için savaşmak mı.. ayrıca bir çıkarımım daha var; her ne kadar kanunsuz olursa olsun güç baştan çıkarıcı bir olgu.. elleri kelepçeli kanun kaçağı wade’e, dan evans’ın karısının bakışında görmek mümkün bu baştan çıkarıcılığı.. ya da wade’in gözlerinden gözlerini ayırmayan oğlunda.. ya da otel odası sahnesinde wade’in dan’e para teklifinde dan’in şüpheye düşen gözlerinde..

russel crowe ve christian bale iyi oyucular.. özellikle bale artık çıtayı çok aştı bence.. her filmini büyük bir zevkle izlemekteyim.. rescue dawn’daki oyuu muhteşemdi.. ne kadar doğal ve özel bir oyundu ki yaımda konuşuyor gibi hissetmiştim kendimi.. yuma’da ise artı olarak usta peter fonda ve ben foster inanılmaz.. özellikle ben foster kötü.. gerçekten iyi bir kötü.. uyuz oldum haytaya..

bir de dan’in bacağı için söylediği replik unutulmaz.. hükümete göndermedir, bakınız: “they paid me to walk away, so they could walk away..” yani “bana parayı yürüyebileyim diye verdiler ki onlar bu işte paçayı sıyırabilsin.. ” anarşist bir film biraz yani.. 1957 çevriminde ki o dönem, aslında her dönem yoğun amerikan milliyetçiliği içersinde kolay olmayan söylemler bunlar..

bir de bir saptama daha; bizde düzen karşıtı olan birileri çıkınca devrimci sosyalist kesimce kabul görür, bağırlara basılır.. ama aynı şeyi bir amerikalı yaparsa bu “amerikan komplosu” olur, “zaten bu filmlerin parasını da amerikan hükümeti kendisini sempatik göstermek için veriyor” olur.. hayır efendim.. bir amerikalının da amerikan politikalarından rahatsız olma ve bunu dünyayla paylaşma isteği olur, normaldir..devrimci sadece bizden olmaz.. komplo teorisyenlerinin hayatları bir komplodur.. herşeyden habersizmişiz de herşeyi olar farkediyormuş gibi davranmalarına uyuz oluyorum..
yani kısaca; mangold bir amerikan anarşisti ise tadını çıkaralım.. paranoyaklaşmayalım..

amerikan gangster..

Posted by Hako On Ocak - 13 - 2008

Aslında her yıl aynı dert.. tüm sezon boyunca heyecanla yapılan takipler, izlenen güzel filmler.. “kesin bu sezonun filmi işte” denilir birkaç kez.. sonra en kritik zamanda, oscarlara çeyrek kala ustalar gövde gösterisi yapıp bizi iyice bir sarsarlar.. hiç de akıllanmayız durumdan.. al yine aynı şey..

Her çektiği izlenen birkaç yönetmenden biridir ridley scott.. iki yönetmen kardeşten büyüğü olur kendisi.. kardeş tony, man on fire da çeker top gun da.. ne yapacağı pek belli olmaz.. ama ridley ile böyle bir şans yok.. bir çizgiyi çizmiştir başta.. gönyesi şaşmaz.. alien, blade runner, thelma and louise, conquest of paradise, gladiator, black hawk down ve bu yıl american gangster.. peki peki kabul, demi moore ile GI jane’de azıcık çıtayı düşürmüş olabilir.. ama herkesin başına gelir.. en azından demi’yle..

American gangster düşük temposuna rağmen aslında iç dinamiği yüksek bir film.. açılış ile birlikte insafsız frank lucas (denzel washington) sandalyeye bağladığı bir adamı yakar yakmaz zaten “ne oldu yahu” nidası yükseliyor bizlerden.. ama insaflı frank fazla canı yanmasın diye adamı hemen vuruyor sağolsun.. hoş geldiniz..

60’ların sonundan 70’ler sonlarına dek uzanan gerçek bir suç hikayesini anlatıyor son filminde usta yönetmen ağabey scott.. hikayenin sert adamı frank lucas, ticari zekası yüksek bir uyuşturucu tüccarı.. eski okul sağlam adamlardan kardeşimiz.. devir aldığı, halktan yana mafia babası mirası ile sokaklarda hem dehşet hem de şefkat dağıtıyor.. bu iki ters olgunun kaynağında ise frank’in uzak doğudan birinci elden alıp, vietnam’da görev yapan askerler aracılığı ile ülkeye soktuğu %100 saf eroin var.. piyasada ucuz ama saf mal avatajı ile malı kaldıran lucas, dağıtımda da İtalyanlarla yardımlaşıyor.. hem kendi şebekesi hem de armand assante’nin canlandırdığı corleone bozması baba yardımı ile dünyalığını yapıyor.. ama bu yükseliş, sıradan bir sokak takibinde 1.000.000 dolar bulup teslim eden, dürüst dedektif richie roberts ve ekibinin dikkatini çekince işler değişmeye başlar..

Geri kalanında bilinen yakaladım seni sırasıyla devam eden film, tabiî ki anlatım açısından benzerlerinden farklı.. polis teşkilatı içindeki yozlaşmaya değinen çok sayıda steven seagal filmini saymazsak bile, bu konuya değinen filmler içersinde ( ki bunlardan James mangold imzalı copland eleştirmenlere rağmen en sevdiklerimdendir ) güzel bir yer edindi kendisine..

russell crowe bu teşkilat içi temiz polis tiplemesine yabancı da değil aslında; izleyenler hatırlayacaklardır.. 1997 yılının bol starlı ( kevin spacey, kim bassinger, guy pearce, James cromwell, danny de vito ) curtis hanson filmi LA confidential’da da polis memuru bud white rolinde izlemiştik kendisini.. dikkate değer bir filmdir.. o dönemdeki kız arkadaşımın “sen de şu amerikan filmlerinden ne anlarsın ki, ne kadar hollywood’cu oldun” sitemiyle sinemada izleyememiş, izleyen yıllarda bu tür görüşlere pek de kulak asmamaya filmi izledikten sonra karar vermiştim..

henüz vizyona girmeyen american gangster her açıdan iyi bir film.. oyun çalmaya meraklı denzel ile annesi rolündeki ruby dee’nin sahnesine dikkat.. asıl rol kim çalıyor bir görün..

bir de babasının yoludan yürümeyen ve doğru karar vermiş oğul josh brolin yükselişine de dikkat bu günlerde.. uyarmadı demeyin..

VIDEO

ETİKET

avatar

WP Cumulus Flash tag cloud by Roy Tanck and Luke Morton requires Flash Player 9 or better.

Hakkımda

1971′den beri yoldayım.. ciddi kaza geçirmedim, ufak tefek sıyrıklarla geldik buraya kadar.. “gönül insanıyımdır” iddiam yok, olana da pek inanmam.. sahteliklerin etiketlerle gizlenmesine karşıyım. “insan olmanın salaklıklarını büyük bir zevkle yerine getirir, kendime dert de etmem” diyen herkesle işim olur.. tersiyle görüşmeyelim..

Twitter

    Fotoğraflar

    alien20100906_504DSC_5642copyBurning Man 2010