Hakan Erken

hayat memat meseleleri

Archive for Ağustos, 2008

sırası gelmişken internette sansür hakkında..

Posted by Hako On Ağustos - 20 - 2008

aklım almıyor.. çünkü sansür, hakkı olmayanların erişimini engellerken, hakkı olanlarınkini de engelliyor.. “bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir” ne demek ki.. türkçe bile yazılsa anlam veremiyorum ben.. biri bana mantıklı bir şekilde anlatabilir mi.. tamam katılıyorum çocuk pornosu ve benzeri sapkınlıklar evlerden uzak.. ama yaşını başını almış yetişkinlerin, aynı derecede yetişkinlerle eğlenebilme tercihleriyle oynama hakkını kim kime vermiş, neden bizim haberimiz yok..

şu youtube meselesi.. isteyen istediğini koymakta tabii ki serbest.. ayrıca gerçekten orada olmaması gerekenleri site kendi içinde zaten filtrelemekte.. ayrıca kimin youtube’daki bir karalama çabasıyla rengi az da olsa griye döner ki Ata’nın.. böyle bir şey olası mı.. O’na leke sürmek kimin haddi ki buna gülünüp geçilmesin..

koyarlar akıllarına geleni.. bakmazsınız olur biter.. ilgi göstermezsiniz.. sansürleyip rezil olmazsınız.. “işte bak biz demiştik barbar türkler” derler, eğer bu sansür salaklığından kurtulamazsak.. dokunuldukça büyür böyle şeyler.. elinizi sürmezseniz yitip giderler.. biz şu an elimize aldık evirip çeviriyoruz.. atmazsak bir an önce bir yerimize kaçacak.. hadi hayırlısı..

ha bir de şu otel motel falan gibi yerlerdeki sınırlamalara da son derece karşıyım.. koy personeline yasak, uymayanı kov, kim karışır.. ama elinde laptopı tatile çıkmış adama yasak mı.. lan harbiden çok komik.. bir de gerçekten sanıyorlar mı ki youtube’a kimse giremiyor.. hahahaha aaaaaaaaaaaaahahaha vallahi aaaaaahahahahaha..

öküzlük almış yürümüş..

Posted by Hako On Ağustos - 16 - 2008

fakat asıl o zavallıcıklar için üzülmekteyim ben.. doğaları gereği, insan olmanın getirdiği her şeyden dolayısıyla uzak olan bu hayvancıkların adlarının sıfat olarak kullanılması hep garip gelmiştir bana, ama dile yerleşmişlikleri nedeniyle de zaman zaman sıfat, zaman zaman da hakaret olarak cümle içersinde yer almaları kaçınılmaz olmuş..

yerli tasarımcı (!) ürünü ve en ince dikişine kadar fason kokan chikago bulls ( evet chikago, chicago değil ) tişörtleriyle caddelerimizde gezenlerden mi başlasam ilk önce.. e adam zaten fotoğrafını koymuş tişörtüne alameti farika olarak.. iki koca boynuz kırmızı kırmızı sırıtmakta oradan.. pek bir şey beklenemeyecek bir şahıs kendisi.. yanı sıra hayvanın değil insanın cahilinden gelir zarar.. hayvanın cahili de var mı tartışılır, ama insanın kesin var..

en çok takıldığım konuysa şu son zamanlarda erkeklerimizde sıkça görülmeye başlanan kafa tokuşturma olayı.. “koçuz biz bee” demekse eğer bu, olmasa da olur.. “koçluk boynuzda olsaydı pezevenklerle yarışamazdık erkeklik konusunda” diye düşündüm birden.. yine de boynuzlu bütün hayvancıkları düşünmeye çalıştım, hiç bir boynuz bana gönül rahatlatıcı gelmedi.. öküz; ı-ıh.. koç; baştan elemiştik.. geyik; muhabbeti kötü.. aslan; yok, onun yelesi var boynuzu yok.. geçmişten gelen imgelerden kurt; onda da boynuz yok ki hani ideolojiye bağlayalım işi..

selamlaşırken birbirinizi boynuzlamaktan vazgeçin beyler.. zira dilimizdeki anlamları boynuz kelimesinin hiç hoş değil, mazallah.. madem bir hayvan seçeceğiz kendimize, hadi milli sembolümüzü seçelim; kurt.. şimdi herkes sokağa çıkıp karşılaştığı arkadaşlarını ısırmaya başlasın..

tüfek, mikrop, çelik..

Posted by Hako On Ağustos - 13 - 2008

okuyanlar bilirler; sayın jared diamond‘un aynı adla national geographic’de de yayınlanan belgeseline kaynak olan kitabını.. yeryüzünün farklı coğrafyalarında farklı kültürlerin neden daha üstün ya da geri kalmış olduklarını tarihsel döngü içinde anla-t-maya çalışan güzel bir incelemeydi.. okumayanlar da geride kalmasınlar..

sahne güzel bir yer.. biraz yukarıda olmasının da avantajı sanırım.. görmek ve değerlendirmek adına hoş bir avantaj bu.. bir kez daha farklı kültürler arasındaki müziğe bakış ve saygı duyuş farkına dikkatim çekilince istemsiz bir şekilde, siz de gelin istedim.. bu arada bu farklılığın sayın diamond’un kitabındaki bilim ve teknoloji farklılıkları ile ne kadar bağdaştığı sorusu gelsede aklınıza ilişki büyük.. büyük oranda aynı nedenler aslında.. tabii kültür politikalarıyla eksiye doğru manipüle edilen insanımızın da suçu nereye kadardır o da tartışılır.. aslında “birazcık da olsa bir şeylerin farkında olan, soran sorgulayan insanlarla aynı ülkede yaşıyorlar, peki nerden geliyor bu kadar umarsızlık” diye düşünüp kızmıyor da değilim..yani bahsi geçen kitaptaki gibi, farklı coğrafya, kültürel miras falan demeyin bana konu kültür olunca.. “neden kızılderililer avrupayı fethetmedi” sorusuna verilecek yanıtlarla aynı aslında yanıtlar.. çok önemli yer, zaman, nerde büyüdüğün şarkılar, şiirler, filmler söz konusu olunca.. ama biraz sonra değineceğim üzere kendi içersinde de akla zarar bir insanımız olunca işler karışıyor biraz..
şimdi iki tür dinleyici var elimde.. birisi daha önce canlı müzik dinleme adabı içeriğiyle yazdığım bir yazımda yer alan ve hala da -ne yazık ki- varolmaya devam eden dinleyici -ki üzülerek söylüyorum bunlar kendi vatandaşlarımız-, diğeri de ilgiyle dinleyen, istek yaparken arayı kollayan, ya da bizzat gelip “repertuarınızdan bir şarkı seçebilir miyim” diye soran -dikkat; kendisi kafasına göre istemiyor-, eşiyle birlikte “çalınan şarkı kimin şarkısıydı”, “coverını kim, orjinalini kim söylüyordu” gibisinden iddialara giren dinleyici.. yine üzülerek belirteyim bu da yabancı misafirlerimiz..

tabii ki yılların verdiği birikim, o kültürün içinde yetişmişlik falan filan gibi faktörler var işin içinde, bırakalım şu gavur işi müzikleri, tabii ki bilecek adam kendi müziğini değil mi.. tamam, “aslımıza dönelim, türkçe şarkılar çal o zaman” diyen şuursuz vatansever kitleye biraz lafım olsun bahanesiyle.. birincisi çok denedim türkçe çalmayı.. iyi müzik türkçe de olsa iyi tepki alamıyor burası kesin.. ya da yunanca çalsanız daha talep görüyor.. hani sözleri anlamıyordunuz ingilizce olunca.. ülkemde yunanca artık okullarda mı okutuluyor da herkes biliyor, benim neden haberim yok.. bu arada geçen akşam ilginç bir istekle karşılaştım laf aramızda.. bir vatandaşım sordu eğilip: “istek yapabiliyor muyuz?”.. süper ne güzel bak soruyor.. en azından bilmiyorsam bile “ne yapalım kader” diyebilecek, “nasıl çalmazsın lan” diyebilemeyecek birisi gibi görüntüsü.. ama gaf daha büyük; “hareketli bir şeyler”.. “şarkı adı” diyorum, “ben şarkı adı bilmem” diyor.. peki o zaman neden müzik dinlemek istiyorsun..

“müzik dinleyebilmek için adını bilmek mi gerekir” diyenlere hemen bir kaç lafım olur, hiç sorun değil.. evet bilmek zorundasınız.. kendinizi ifade ettiğiniz her şeyin adını, nerden geldiğini, nasıl olduğunu, kimlerin emeği olduğunu bilmelisiniz ki sizin için daha anlamlı olsunlar.. daha size ait olabilsinler.. arkadaşlarınızın adı nasıl sizin için çok önemliyse, sevdiğiniz bir şarkının adı da aynı derecede önemlidir.. çünkü sizi anlatır, dilinizi konuşur.. biriktirmek insanın kısacık yaşamında yapabileceği en güzel şeydir.. şarkı, şiir, renk, emek, sevgi ve onu anlatan her şeyden biriktirmek bizi insan yapan, yarınlarda da adınızın anılmasını sağlayacak yegane şeydir.. biriktirdiğiniz kadarını verebilirsiniz çünkü.. şarkıların adını bilmezseniz, çocuklarınıza anlatacak hikayeniz olmaz.. “annenle ilk dansımızı hareketli bir şeyde ettik”.. “seni yaparken yatak odamızda slow bir şeyler çalıyordu”.. peki çocuğunuzun adı ne “yaramaz bir şey” mi.. sadece sıfatlarla mı yaşıyorsunuz.. sizin adınız ne..
adı olmayan şeyler varsa hayatınızda, adınız çabuk unutulur.. komik gelebilir size bu ama evet, şarkılarla başlıyor her şey.. eğer adını bilmediğiniz hareketli şarkılardan medet umacaksanız işimiz var sizinle dinleyici.. benimle savaşamayacak kadar bilgisiz oldukça siz ilginçtir ben kaybediyorum.. yıkılıyor, paramparça oluyorum.. her adı bilinmeyen şarkıyla canım yanıyor..

adı olmayan şeyler varsa hayatınızda hala ve olacaksa, ben sizinle boşa konuşuyorum..

kayıp çocuklar şehri..

Posted by Hako On Ağustos - 1 - 2008

izleyeni ve hakkında herhangi bir şey okuyan herkesi yıllarca oyalayabilecek bir filmdi kayıp çocuklar şehri.. alien serisinin 4. filmi ressurrection’ın, ridley scott, james cameron ve david fincher gibi ilk 3 filmi çekmiş yönetmenlerden sonra güvenildiği yönetmen olması nedeniyle jean-pierre jeunet o dönem dikkatimi oldukça çekmişti.. güzel bir film de olmuştu hani.. ripley’in yanı sıra ilk kez karşılaştığım yüzler eşliğinde bir yaratık değişik bir tecrübe olmuştu.. kleptoman winona ryder sayılmaz bu yeni yüzler arasında.. en önemlilerinden birisi olan dominic pinon‘un ise jeunet ile olan ilgisi çok daha eskilere dayanmaktaydı sonradan öğrendik.. kaldı ki oyuncu nerdeyse bütün jeunet filmlerinde rol almış.. şarküteri‘de, kayıp çocuklar şehri’nde, amelie’de, a very long engagement’da, ve evet resurrection’da.. en son ise jeunet’nin kayıp çocuklar şehri’ndeki ortağı marc caro yönetmenliğinde dante 01‘de.. bu yıl festivalde kaçırdığıma deli gibi pişmanım..
jeunet ya da caro hakkında yazılacak herhangi bir yazı elinizde olmadan hyper-text’e dönüşüveriyor.. referansların sayısı ve çeşitliliği o kadar belirgin ki, bir çok konuda bilgilenmek ve bilgilendirmek durumunda kalmanız kaçınılmaz.. bir açıdan bir sinema okulu oldukları kesin.. pitof ellerinde yetişmiş örneğin.. daha sonra tamamı dijital çekilen ilk filme imza atan yönetmen oluvermiş pitof; vidocq..

gelelim filme.. kayıp çocuklar şehri’nin konusu kısaca şu: bir klon olan krank (daniel emilfork), erken yaşlanmaktan muzdarip.. bir türlü göremediği mutlu rüyaların eksikliğinin onu erken yaşlandırdığından şüpheli.. yakın bir şehirdeki çocukları çalıp onlardan ödünç! aldığı rüyalarla bunu engellemeye çalışmakta.. kendisi gibi klon, birbirinin eşi 6 kardeş (dominic pinon) ve anneleri Mademoiselle Bismuth (mirelle mosé) ve akvaryumda bir beyin ve ona bağlı elektro-mekanik bir oluşumdan ibaret amcaları krank’a yardımcı olmaktalar.. bu arada olan biteni, yaptığı klonları unutmuş le scaphandrier (yine dominic pinon) yarım akıllı dev sirk göstericisi bir (ron perlman) ve miette (judith vittet)  sayesinde olanları hatırlayıp yaptığının telafisine girişmekte.. bir ve miette’in olaylara karışmasının nedeni ise bir’in küçük kardeşinin krank tarafından kaçırılması.. bu arada olayların içersinde siyam ikizi, şeytan kalplilerli yetimhane müdiresileri ahtapot (Geneviève Brunet ve Odile Mallet) ve pire eğitmeni marcello da işin içine girince ortalık epeyce karışıyor.. set tasarımından kostümlerine kadar herşeyiyle bir klasik olmaktan çok çok öteye geçen bir film kayıp çocuklar şehri.. yaklaşık yirmi yıldan sonra tümü stüdyoda çekilen ilk fransız filmi olma özelliğini taşıyor.. görülen tüm ortam ve setler inşa edilmiş gerçekten.. hareket eden her şey mekanik.. pitof’a sadece laterna sesinden emir alan pireler ortaya çıktığında iş düşmüş 3D renderinglerde.. aynı çorabı içine girerek makyajla birbirlerine benzetilen siyam ikizleri bile film hilesiz.. aynı elbiseleri paylaşarak rolü gerçekleştirmişler oyuncular.. özellikle birlikte yemek yaptıkları sahne inanılmaz.. sadece o bölüm bile izlenebilir desem yeridir.. ek özelliklerde provalarını izlediğimde inanılmaz şaşırmıştım..
başrol oyuncularından ron perlman yarım yamalak fransızcasıyla pek iyi duruyor.. avrupa’da bütün kasting ajansları aranıp bitirilip oyuncu bulunamayınca jeunet alien:resurrection’da da birlikte çalışacağı ron perlman’ı tercih etmiş.. mütevazi ama dolu dolu bir filmografisi var ron perlman’ın.. fiziksel görünüşü fantastik filmlerin vazgeçilmez oyuncularından yapıyor o’nu.. en son hiti guillermo del toro yönetiminde hellboy ise bunlardan sadece birisi.. bizim eskiler aslan adam vincent dediğimde hemen hatırlayacaklardır zaten perlman’ı.. terminator abla linda hamilton‘la birlikte oynadığı güzel ve çirkin dizisinden..

diğer oyunculardan ticky holgado yine tüm jeunet ya da caro filmlerinde mevcut.. en belirgin olarak kendisini amelie’de vesikalık fotoğrafın yanyana 4 karesinden konuşan karakter olarak hatırlayacaklardır.. rufus’u amelie’nin babası rolünden hatırlayacaksınız yanı sıra.. ya da şarküteri’nin eli kanlı kasabı clapet rolündeki jean-claude dreyfus.. aynı oyuncular, farklı filmler.. ya da dominic pinon’u şarküteri’den, amelie’deki fanatik aşık rolünden, resurrection’daki tekerlekli sandalyeli vriess karakterinden.. bu arada sokakta yürüyen adam mathieu kassovitz‘miş, hayret ettim.. nerden nereye..
hep aynı ekibin işi gibi görünen filmler adı geçenler aslında bu ekip söz konusu olunca.. örneğin marc caro kayıp çocuklar şehri’nden özel efekt uzmanı  pitof‘a olan borcunu, pitof’un filmi vidocq‘ta animasyon karakterleri tasarımında yer alarak ödemiş.. her ne kadar pitof daha sonrasında halle berry’li ve sharon stone’lu catwoman fiyaskosu ile (ki halle berry’nin dili bile kurtarmamıştır yapımı) biraz gerilere düştüyse de, vidocq her dem kurtaracaktır kendisini..

kostümleri jean-paul gaultier imzalı kayıp çocuklar şehri.. caro’nun özel isteğiymiş gaultier.. kendisini 5. element filmini de renklendirirken görmüştük.. set tasarımı ve sanat yönetimi jean rabasse ve marc caro’ya ait.. ilginç ve gizemli bir adam caro.. ortalarda görünmeyi ve fotoğraf vermeyi pek sevmiyor.. kayıp çocuklar şehri’nin kamera arkasıdan özellikle kendi isteğiyle görünmemiş.. filmin müziği angelo badalamenti‘nin, görüntü yönetmeni ise jeunet’nin alien:resurrection’da da birlikte çalıştığı darius khondji..

kayıp çocuklar şehri sadece film olarak değil, beraberinde getirdiği yepyeni, zamanı ve adı olmayan dünyasıyla da heyecan verici.. her açıdan dikkat çekici, sinema sevenlerin ilk on listesine hemen girebilecek yeterlilikte bir film.. yoksa ilk 3 mü demeliydim.. ayrıca DVD gerçekten çok özenli bir çalışma olmuş.. fiyatıyla karşılaştırıldığında elinize geçenler paha biçilmez.. her zamanki uyarım yani yine; çok sevdiklerinizi alın ki endüstri yaşasın..

VIDEO

ETİKET

avatar

WP Cumulus Flash tag cloud by Roy Tanck and Luke Morton requires Flash Player 9 or better.

Hakkımda

1971′den beri yoldayım.. ciddi kaza geçirmedim, ufak tefek sıyrıklarla geldik buraya kadar.. “gönül insanıyımdır” iddiam yok, olana da pek inanmam.. sahteliklerin etiketlerle gizlenmesine karşıyım. “insan olmanın salaklıklarını büyük bir zevkle yerine getirir, kendime dert de etmem” diyen herkesle işim olur.. tersiyle görüşmeyelim..

Twitter

    Fotoğraflar